Liyakat, iktidardayken unutulan, muhalefetteyken hatırlanan bir ilkeye dönüşmüşse, orada sorun yalnızca yönetenlerde değil, siyaset anlayışının kendisindedir.
Çünkü bazıları iktidarı değiştirmek ister ama iktidarın kötü alışkanlıklarını değil; adaleti değil, ayrıcalıkları devralmanın peşindedir. Dün eleştirdiği kayırmacılığı bugün kendi yakınları için meşru gören bir anlayışın adı değişim değil, yalnızca nöbet değişimidir. Koltuklar el değiştirir, isimler değişir, söylemler değişir; fakat zihniyet aynı kaldığında adaletsizlik yalnızca yeni sahipler edinir.
Peki, biraz hafızamızı zorlayıp geçmişi gözden geçirmeye ne dersiniz? Ardından başımızı kaldırıp yakın ve uzak çevremize bakalım. Dün de bugün de kendisine, akrabalarına ve yakın çevresine alan açan; onları önemli görevlere getiren, kadrolar sağlayan veya çeşitli menfaatler sunan kaç siyasetçi ve yönetici gördük? Eminim ki hepimizin zihninde bunun pek çok örneği vardır.
O hâlde neden yalnızca başkalarının yaptıklarını eleştiriyoruz? Dün yanlış bulduğumuz uygulamalar bugün bizim siyasi çevremizden, bizim desteklediğimiz kişilerden geldiğinde neden aynı hassasiyeti gösteremiyoruz? Adalet, yalnızca karşı tarafın yanlışlarını teşhir etmek için kullanılan bir kavram mıdır?
Hele bizim bölgemizde siyasetin en güçlü argümanları hâlâ şu sorular değil mi: “Kaç oyun var? Arkanda kaç kişi var? Büyük bir ailen, güçlü bir cemaat desteğin veya aşiretin var mı?”
Bir siyasetçinin değeri, ortaya koyduğu fikirlerden, bilgi birikiminden, erdemli oluşundan ve yönetme kabiliyetinden önce bu soruların cevaplarıyla ölçülmüyor mu? Seçim dönemlerinde ailelerin, şeyhlerin, aşiretlerin, akrabalık ilişkilerinin ve oy potansiyelinin siyasi pazarlıkların merkezine yerleştirildiğini görmüyor muyuz?
Elbette geniş bir aileye mensup olmak, aşiret bağı taşımak veya güçlü bir toplumsal desteğe sahip olmak başlı başına bir kusur değildir. Bunlar toplumun sosyal ve kültürel gerçekleridir. Hiç kimse ailesi, kökeni veya toplumsal aidiyeti nedeniyle yargılanmamalıdır.
Ancak asıl mesele şudur: Bu toplumsal ilişkiler ve siyasi destekler, kamu yönetiminde ayrıcalığa, kadrolaşmaya ve kişisel menfaat ilişkilerine dönüştüğünde ne yapacağız?
Siyaseti seçim dönemlerinde ailelerin, cemaatlerin, aşiretlerin ve oy hesaplarının gücü üzerinden şekillendirip iktidara gelindiğinde bu ilişkilerin yönetim anlayışına yansımasına şaşırmak ne kadar tutarlıdır? Seçim kazanmak için başvurulan yöntemlerle yönetimde sergilenen davranışlar arasında bir bağ olmadığını mı düşünüyoruz?
İşte tam da bu nedenle, meseleyi yalnızca siyasetçilerin yanlışlarında aramak yeterli değildir. Seçmen olarak bizim beklentilerimizi, tercihlerimizi ve siyasetçiden ne istediğimizi de sorgulamamız gerekiyor.
Asıl sınav, liyakati başkasının adamı için değil, kendi adamımız için de savunabilmektir. Çünkü bir ilke, ancak çıkarımızla çatıştığında da arkasında durabiliyorsak gerçek anlamda ilkedir.
Yetkiyi eline geçiren herkes önce kendi çevresine alan açıyor, kamu imkânlarını yakınlarına ve destekçilerine dağıtıyorsa mesele yalnızca kötü yöneticiler değil, iyi yönetme iddiasının içinin boşaltılmasıdır.
Bir ülke, yalnızca yanlış insanları yönetimden uzaklaştırarak değil, doğru insanları hak ettikleri görevlere getirerek kalkınır.
Kamu görevleri birilerinin seçim yatırımı, aile mirası veya siyasi ödülü değildir. Kamu makamları, toplumun tamamına karşı taşınan bir sorumluluktur.
Artık kendimize şu soruları sormanın zamanı gelmedi mi?
Dün başkasının yaptığı kayırmacılığa karşı çıkarken bugün aynı davranışı kendi çevremizden biri yaptığında sessiz mi kalacağız?
Başkalarının yakınlarını göreve getirmesini eleştirirken kendi yakınlarımız için aynı beklentiye mi gireceğiz?
Gerçekten adalet ve liyakat mi istiyoruz, yoksa yalnızca ayrıcalıkların bizim tarafımıza geçmesini mi?
Adalet, kimin kazandığına göre değişmez. Liyakat, kimin yakını olduğuna göre şekillenmez. Kamu hakkı, hiçbir ailenin, aşiretin, cemaatin, partinin veya siyasi grubun özel mülkü değildir.
İktidarı değiştirmek kolaydır; iktidarın zihniyetini değiştirmek ise duruş, ilke ve ahlak meselesidir.
Gerçek değişim, başkalarının yanlışlarını devralmak değil, kendi yanlışlarımızdan vazgeçebilme cesaretini gösterebilmektir.
Çünkü bizim ihtiyacımız olan şey, ayrıcalıkların el değiştirmesi değil; adaletin herkes için eşit işlemesidir.
Not: Jet Ali sadece bir şofördü; ne makamı vardı ne de siyasi gücü. Ama işini hakkıyla yaptığı için Siirt’in bütün renklerini son yolculuğunda bir araya getirdi.
Demek ki insanı değerli kılan taşıdığı makam değil, bıraktığı iz; sahip olduğu güç değil, yaptığı işe kattığı emektir. Allah rahmet eylesin.