Sevgili okur;

Aslında gönül isterdi ki bu satırları çok daha huzurlu bir iklimde, sadece eğitimin güzelliklerini konuşmak için kaleme alalım. Fakat son günlerde tanık olduğumuz karanlık hadiselerden sonra sükût etmek, yaşanan acıları dilsiz bir kabullenişle izlemek ne vicdanımıza ne de eğitimci kimliğimize sığardı. Belki bazıları için bu cümleleri kurmanın zamanı geçmiş ya da tam tersine çok erkendir. Ancak biliyoruz ki ateş düştüğü yeri yakmakla kalmıyor, toplumun geleceğini de küle çeviriyor. Bu yüzden, böylesi ağır ve menfur olayların gölgesinde konuşmak her ne kadar yaralayıcı olsa da bir o kadar gereklidir. Zira yaşadığımız bu sarsıntılar, bize en temel meselemizi; yani evlatlarımıza nasıl bir dünya ve nasıl bir gelecek hazırladığımızı yeniden düşündürmek zorundadır.

Çünkü hayatın en büyük yatırımı nedir diye sorsalar sanırım birçoğumuz tereddütsüz "evlatlarımız" deriz. Ancak bu yatırımın meyve vermesi; sadece fiziksel binalara veya müfredatlara bırakılamayacak kadar kolektif bir ruh, derin bir hassasiyet gerektirir. Bugün toplum olarak en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; güvenin, bilincin ve terbiyenin aynı potada eridiği, hepsinden öte öğretmene verilen değerin yeniden baş tacı edildiği bir eğitim iklimi, sağlam temellerle işleyen bir sistemdir. Zira huzurun olmadığı bir yerde eğitimin tohumları asla yeşeremez.

Tam da bu noktada huzurlu eğitim ikliminde güvenli okul kavramını çok daha net çizgilerle tanımlamak zorundayız. Okul; her türlü şiddetten ve kaygıdan arındırılmış, çocuğun ve öğretmenin can emniyetinden emin olduğu bir "huzur kalesi" olmalıdır. Son günlerde tanık olduğumuz bu menfur saldırılar ve eğitimin tüm paydaşlarına yönelen şiddet vakaları toplum olarak en derin yaramız, en ağır imtihanımızdır. Bu acıların bir daha tekerrür etmemesi; sadece fiziki güvenlik tedbirleriyle değil, öğretmenin ve dolayısıyla bireyin dokunulmazlığını en yüksek seviyede koruyan toplumsal bir mutabakatla mümkündür. Unutulmamalıdır ki öğretmenin ve öğrencisinin canına kastedilen bir yerde aslında o toplumun geleceğine kastedilmektedir. Kuşkusuz bu güven kalesini ayakta tutacak olan yegâne güç, öğretmenin sarsılmaz itibarı ve yetiştireceği sağlam bireylerdir.

Saygıdeğer öğretmenler;

Bu huzur kalesinin asıl mimarları sizlersiniz. Bir öğretmene verilen değer, o toplumun kendi yarınlarına duyduğu saygının en somut ölçüsüdür. Öğretmen; sadece bilgi aktaran bir teknik bir makina değil, şefkatle bir ruhu nakış gibi işleyen gönül eridir. Onun vakarını korumak ve ona hak ettiği toplumsal kutsiyeti iade etmek, şiddetin panzehiri olan nezaketi yeniden diriltmenin tek yoludur. Ancak bu kutsal emeğin karşılık bulması, çocukların sadece okulda değil yaşamın her alanında ve her yönden doğru beslenmesine bağlıdır.

Sevgili dostlar;

Maalesef eğitimin sınırları artık sadece okul duvarlarıyla sınırlı değil. Çocuklarımızın karakteri bugün evlerde değil büyük oranda dijital mecralarda şekilleniyor. Kontrolsüz dijital dünya bazen şiddeti sıradanlaştırırken bazen de çocuklarımıza sınırsızlık vaat eden abartılmış bir benlik yüklüyor. Dijital dünyada sınır tanımayan çocuk; gerçek hayatta öğretmeniyle veya kurallarla karşılaştığında büyük bir uyum sorunu yaşıyor. İşte bu noktada okul ile ev arasındaki köprüyü kuracak olan ebeveyn bilinci devreye girmelidir.

Değerli ebeveynler;

Evlatlarımızın geleceği için bu ortak mücadelede sorumluluğumuz büyüktür. Ebeveyn; çocuğunun her hatasına kalkan olan biri değil onun ahlaki gelişimini takip eden bir rehber olmalıdır. Madalyonun en kıymetli yüzünde ise bu ortak gayretin meyvesi olan terbiyeli çocuklar duruyor. Bir çocuğun akademik başarısından çok daha hayati olan; öğretmenine ve çevresine duyduğu derin saygıdır. Bilgiyle donanmış ama terbiye ile taçlanmamış bir nesil aydınlık geleceğimizin önündeki en büyük engeldir.

Ancak şunu da unutmamalıyız ki eğitimde kalıcı bir iyileşme sadece bireylerin omuzlarına yüklenemez. Sorumluluğun sürekli idareci, öğretmen, öğrenci veya veli arasında paylaştırılması yerine; sistemin bizzat kendisini kusursuzlaştıracak bir iradeyi merkeze alması şarttır. Mevcut aksaklıkları bireylerin kişisel fedakârlığına, sabrına ya da iyi niyetine havale etmek, yapısal sorunların çözümünü ertelemekten başka bir sonuç doğurmaz. Asıl başarı; paydaşları sürekli bir kriz yönetimine ve "yangın söndürücü" rolüne zorlamak değil onları bu yükten kurtaracak kurumsal bir güvenceyi devreye sokmaktır. Sistem, hataları daha oluşmadan engelleyen proaktif ve önleyici bir yapıya kavuştuğu ölçüde işlevseldir. Çözüm; bireyi hata yapmaktan ya da sistemin boşlukları altında ezilmekten koruyan kişiden bağımsız işleyen mekanik bir düzende yatmaktadır.

Sonuç olarak;

Güvenli bir çatı altında sağlam işleyen mekanik sistem, öğretmenin emeği, toplumun ve velinin ona verdiği sarsılmaz değerle birleştiğinde ortaya çıkan o terbiye, iyi nesil tablosu hepimizin ortak zaferi olacaktır. Aydınlık bir gelecek; sadece sınav kâğıtlarında değil, dijitalden gerçeğe her alanda nezaketi ve haddini bilen nesillerin yetiştirilmesinde ve sağlam işleyen sistemlerde saklıdır. Bu menfur olayların bir daha yaşanmaması, sınıflarımızda sadece kahkaha seslerinin duyulması için bugün her cephede hem bireysel bir şuurla hem de güçlü bir sistem iradesiyle "önce insan, önce terbiye" demeye muhtacız.