Her türlü kutsallığın yok edildiği bu günlerde Fatma Nur Öğretmen de hayattan koparıldı maalesef. Ve aynı film yine gösterime girdi. Öğretmenin kutsallığı buna engel olmadı. Olamaz da.

er türlü kutsallığın yok edildiği bu günlerde Fatma Nur Öğretmen de hayattan koparıldı maalesef. Ve aynı film yine gösterime girdi. Öğretmenin kutsallığı buna engel olmadı.

Olamaz da.

Öğretmene bakış açısı değişti toplumda, öğretmene yüklenen görev değişti toplumda. Sahi, nedir öğretmenin görevi?

Bu sorunun cevabı muhataba göre değişir bence.

Bir veli olarak öğretmenden en büyük beklentimiz yapmadıklarımızı yapmasıdır. Yani çocuğumuza veremediklerimizi vermesi, akademik, etik, maddi ve manevi her açıdan bizim açıklarımızı kapatmasıdır. Dolayısı ile öğretmen velinin açığını kapatan bir kişiye dönüşmüş oluyor ki bakış açımız artık bu yöndedir.

Biz yapmazsak da öğretmen yapar. Neticede bu iş için para alıyor ya, daha ne istiyor. Bu parayı almak isteyen o kadar kişi var ki….

Açık kapatan bir kişi ise öğretmen ki o zaman veliye karşı sorumluluk sahibi olacaktır. Voleybol koçu gibi bloğa kalkan öğrencinin pardon oyuncunun ardını doldurmalı ve sakatlık pahasına da olsa sayıyı kapmalıdır. Aksi durumda sırada bekleyen çok oyuncu var.

Veli artık koç olmuş ve öğretmenden sayı beklemektedir. Açığı kapatmadığı her anda gerekli yaptırımla karşı karşıya kalmaktadır.

Tribünde bunu izleyen öğrenciler pardon izleyiciler koçun her hareketini gözlemliyor ve açık kapatmayan her oyuncuyu yuhalamaya başlıyor ki ipin ucu burada kaçıyor. Tribünler kalabalık yığını olmaya başladığında artık iş işten geçmiş oyuncularla birlikte koç da nasibini almaya başlamış oluyor…

İşte tüm mesele burada başlıyor dostlar!

Kendi canavarımızı kendimiz yetiştiriyoruz. Evde iştahı kabaran yavrularımızı doyurmadan dışarıya, okula gönderiyoruz. Canavar iştahıyla yaşama, okula giden evlatlarımız zihinlerini, midelerini, ruhlarını doyurmak için türlü yollara başvurabiliyorlar.

Arkadaşlarına, öğretmenlerine her türlü zorbalığı, canavarlığı gösterebiliyorlar. Çünkü evden çıkarken iştahlarını kabartıp gönderiyoruz hayata karşı.

Ya birinci olmalısın ya en güçlü.

Başka alternatifi yok.

Başkasına karşı hep tetik olmalısın.

Okulda, sınıfta hep tetik. Birinci olmak için, güçlü durmak için, ağlamamak için hep tetik.

Bunu, çocuğa kazandıran biz velileriz çünkü. Başkası sana vuracağına sen vur, başkası kazanacağına her türlü hileyle de olsa sen kazan yani hep sen, hep sen.

Biraz da başkası…

Olmaz, yaşam zor. Kurtlar sofrası.

O zaman geçmiş olsun hepimize. Kurtlar sofrasına oturtacağımız çocuklarımızdan normal olmalarını beklemek anormal bir durum olur. Kurtlar sofrasında olan birinin elinde kitap olması, cetvel olması düşünülemez.

Ne olur peki?

En basiti ile elinde bıçak olur.

Kime karşı?

Sofradaki herkese karşı.

Öğretmen, arkadaş, vatandaş…

O sofrada herkes var. Trafikte, kuyrukta, oyunda hep görüyoruz bu sofrada olanları. Ama maalesef artık okul da olmuş kurtlar sofrası.

Kurtlar sofrası okulu da almış içine. Kitap, cetvel yerini kesici, delici, yakıcı aletlere bırakmış. Konuşarak en fazla tartışarak büyüyen çocuklar artık dövüşerek büyüyor koçların pardon ebeveynlerin gözetiminde. Ama unutuyoruz. O kesici ve delici aletlerin sahibine de zarar verdiğini, sahibini de yok ettiğini.

Fatma Nur Öğretmen kurtlar sofrasının son kurbanı oldu maalesef. Topluma savrulan bıçağın önüne atlayarak. Bunda hepimizin payı var.

Veli, idareci, yönetici kısacası tüm toplumun.

Fatma Nur Öğretmen sadece öğrencisinin değil hepimizin kurbanı oldu.

Durup dinlenmeyen, hata kabul etmeyen, hep ben diyen bir toplum olduk ve sonucu, sonuncusu Fatma Nur Öğretmen oldu tabii ki ders alırsak…