Milletvekilliğine, belediye başkanlığına, rektörlüğe, genel sekreterliğe, dekanlığa, siyasi parti yöneticiliğine, meclis üyeliğine, müdürlüğe, muhtarlığa; özetle siyasete ve kamu yönetimine talip olmak, yalnızca kanunun aradığı şartları taşımak değildir.
Kanun “olabilir” der; vicdan ise “olmalı mı?” diye sorar. Ne var ki bugün ne talip olan kendisine bu soruyu soruyor ne de toplum, bu soruyu sorduracak ahlaki ve toplumsal bir süzgeç oluşturuyor.
Merhum Sırrı Süreyya Önder’in, İdris Naim Şahin üzerinden yaptığı o acı ironiyi hatırlamak gerekir: “İdris Naim Şahin İçişleri Bakanı olduysa ben de her şey olabilirim.” Bir ülkede bu cümlenin bir espri olmaktan çıkıp bir zihniyetin ifadesine dönüşmesi, makamların yükselmesinden çok ölçülerin alçalmasının göstergesidir.
Çünkü bir şehir, bir kurum, bir devlet ya da bir siyasi yapı, herkesin hevesine bırakılacak kadar hafif değildir. Makam koltuk değildir; emanettir. Koltuğa oturulur, emanet taşınır. Kanun kapıyı açabilir; fakat o kapıdan geçecek kişiyi ahlak, edep, örf, etik, liyakat, karakter ve vizyon belirlemelidir.
Biz ise çoğu zaman insanın ne bildiğine değil kimi tanıdığına, ne ürettiğine değil kimin yanında durduğuna, ufkunun genişliğine değil çevresinin genişliğine bakıyoruz. Böylece yönetim, bir hizmet makamı olmaktan çıkıp bir mevki yarışına dönüşüyor.
Oysa yönetici dediğin, yalnızca bugünü idare eden değil, yarının hesabını bugünden yapan; makamı kendisi için değil, kendisinden sonrakiler için de taşıyan insandır.
Sandık demokrasinin aracıdır; liyakat ise demokrasinin vicdanıdır.
Herkes aday olabilir, herkes bir makama talip olabilir; fakat herkes o makamın ağırlığını taşıyamaz. Asıl mesele yalnızca “Kim aday olabilir?” değildir; “Kim neden aday gösteriliyor, toplum kimi neden layık görüyor?” sorusudur.
Çünkü toplumun görevi yalnızca oy vermek değil, ölçü koymaktır. Ölçü kaybolduğunda yanlış tercih sıradanlaşır; sıradanlaşan yanlış ise bir sonraki yanlışa referans olur. Sonunda “O olduysa ben de olurum” sözü bir istisna olmaktan çıkar, bir yönetim kültürüne dönüşür.
Üstelik ortaya çıkan kötü yönetimlerden şikâyet etmekten de geri durmuyoruz. Kendi tercihimizin doğurduğu sonuçtan yine kendimiz şikâyet ediyoruz. Ölçüyü biz kaybediyor, tercihi biz yapıyor, sonra ortaya çıkan tablodan yakınmaya başlıyoruz. Kötü yönetimi kendi ellerimizle seçiyor, ardından kendi seçtiğimiz yönetimden şikâyet ediyoruz. Oysa yöneticiyi eleştirmeden önce, onu hangi ölçüyle seçtiğimize bakmamız gerekir. Çünkü yanlış ölçüyle yapılan tercih, er ya da geç yanlış yöneticiyi doğurur.
Asıl tehlike, ehil olmayanın makama gelmesi kadar, ehil olmayanın makama gelmesine artık kimsenin şaşırmamasıdır.
Bir toplum, makamları değil önce makama layık insanı aramayı bıraktığında, kaybettiği şey yalnızca liyakat değildir; kendi geleceğidir.