Memleketine hali ortada...
Her fırsatta “sahipsiziz” deniliyor.
“Geri kaldık” deniliyor.
“Liyakat yok” deniliyor.
“Yanlış insanlar yanlış yerlere getiriliyor” deniliyor.
İyi de…
Bu memleketi yıllardır kimler yönetti?
Ve daha önemlisi, kimler tarafından yönetildiğini bilenler, o yöneticilere yıllarca ne söyledi?
Çünkü garip bir hikâyemiz var.
Dün geleni övdük.
Bugün gideni övdük.
Yarın gelecek olanı da şimdiden övmeye başladık.
Atanmışı alkışladık.
Seçilmişi yere göğe sığdıramadık.
Makama gelenle dost olduk, makamdan gideni de kötülemedik.
Sonra dönüp memleketin neden yerinde saydığını sorduk.
Bu ne büyük bir konfor!
Hem herkesle iyi geçineceksin, hem her dönemde bir şekilde doğru tarafta duracaksın, hem bazı tercihlerde etkin olacaksın, hem de yıllar sonra çıkıp “Memleket neden bu halde?” diye soracaksın.
Olmaz.
En azından ahlaki olarak olmaz.
Çünkü bir insan, hayatı boyunca karşısına çıkan neredeyse bütün yöneticileri başarılı, bütün atamaları isabetli, bütün tercihleri makul buluyorsa; sonra da o yöneticilerin oluşturduğu düzeni eleştiriyorsa, artık yalnızca yöneticileri değil, kendi aynasını da sorgulamalıdır.
Belki sorun memleketin tamamında değildir.
Belki sorun, memleketi nasıl gördüğümüzdedir.
Çünkü bazı aynalar vardır; ne gösterirseniz gösterin sizi haklı çıkarır.
Yanlış yaparsınız, “şartlar” der.
Başarısız olursunuz, “niyet önemli” der.
Liyakatsiz bir tercih yapılır, “takdir makamın” der.
Yanlış yönetim ortaya çıkar, “ama insan olarak çok değerlidir” der.
Sonra yıllar geçer.
Aynı insanlar bu kez yüksek sesle memleketin geri kaldığını anlatır.
Peki o geri kalmışlık gökten mi indi?
O liyakatsizlik bir sabah ansızın mı ortaya çıktı?
O yanlış tercihler kimsenin görmediği karanlık odalarda mı yapıldı?
Hayır.
Herkes gördü.
Kimileri sustu.
Kimileri alkışladı.
Kimileri de alkışlamasa bile alkışlayanlarla iyi geçinmeyi tercih etti.
İşte asıl mesele burada.
Bir memlekette yalnızca kötü yöneticiler sorun değildir.
Kötü yönetimi normalleştiren, yanlışları meşrulaştıran, her dönemin güçlüsüne başka bir methiye yazan ve sonra da olup bitenleri dışarıdan izliyormuş gibi anlatan anlayış da sorunun parçasıdır.
Çünkü yöneticiler değişir.
Makamlar değişir.
İsimler değişir.
Ama bazı aynalar hiç değişmez.
Hep aynı şeyi gösterir:
“Sen haklısın.”
Belki de artık biraz daha dürüst olmamız gerekiyor.
Her geleni övmek zorunda değiliz.
Her gideni kötülemek zorunda da değiliz.
Bir insanın hakkını teslim ederken yanlışını söyleyebilmeliyiz.
Bir yöneticiyi severken kararını eleştirebilmeliyiz.
Bir makam sahibine yakınken, gerektiğinde “Hayır, burada yanlış yapıyorsunuz” diyebilmeliyiz.
Çünkü eleştirel mesafe kaybolduğunda, övgü erdem olmaktan çıkar; düzenin yağlamasına dönüşür.
Ve günün sonunda herkes kendi sorumluluğunu başkasına yükler.
Yönetenler “Bizi kimse uyarmadı” der.
Uyaranlar “Biz zaten söyledik” der.
Alkışlayanlar “Biz sadece iyi taraflarını gördük” der.
Sonra memleket yine yerinde sayar.
Bence artık yalnızca siyasetçilerin, bürokratların, yöneticilerin ve karar vericilerin aynaya bakma zamanı değil.
Aynayı tutanların da aynaya bakma zamanı.
Çünkü bazen değişmesi gereken yalnızca yönetici değildir.
Bazen yöneticiye yıllarca kusursuz bir portre çizen yanıltıcı aynaların da köşesine çekilmesi gerekir.
Memleketin gerçekten geri kalmış olup olmadığını anlamanın bir yolu var:
Önce methiyeleri bir kenara bırakın.
Sonra isimleri…
Sonra makamları…
Ve en sonunda aynaları…
Geride ne kaldığına bakın.
Belki o zaman gerçek manzarayı ilk kez gerçekten görürüz.