Bazı telefonlar vardır...
Sadece bir görüşmenin değil, insanın içinde yıllardır sessizce bekleyen bir umudun da başlangıcı olur.
Hafta sonu dostlarla bağ evinde otururken telefonum çaldı.
Arayan, Kalkınma eski Bakan Yardımcısı Sayın Yusuf Bey’di.
Samimi bir giriş konuşmasının ardından benimle görüşmek istediklerini ifade etti.
Misafirlerimle bağ evinde olduğumu, Siirt’e döndüğümde memnuniyetle görüşebileceğimizi söyledim.
Döner dönmez aradım.
Birkaç görüşme yapılacağını, bu arada dinlenmemi, yoğunluk dağıldığında tekrar arayacaklarını söylediler.
Bir süre sonra davet edildim.
Saatler süren görüşmede bana sorular sordular.
Siirt’i sordular.
Teşkilatı sordular.
Adayları sordular.
Kırgınlıkları sordular.
Umudu sordular.
Ben de bildiklerimi ve inandıklarımı anlattım.
Samimiyetle…
Dava bilinciyle…
Yılların müktesebatıyla…
Ömrünün önemli bir kısmını bu davaya ve bu kadim şehre vermiş bir gönüllünün içtenliğiyle…
Çünkü mesele insanlar değildi.
Mesele, uzun zamandır yorulan bir şehrin yeniden nefes alabilmesiydi.
Yanlışlarımızı da anlattım.
Doğrularımızı da…
Siyasetin birbirini tüketen insanların değil, birbirini tamamlayan insanların işi olması gerektiğini söyledim.
Kırgınlıkların büyütülerek değil, güvenin çoğaltılarak aşılacağını söyledim.
Bir şehri ayağa kaldıranın hamaset değil, samimiyet olduğunu söyledim.
Görüşmenin sonunda il başkanlığı için başvurmam istendi.
İlk cevabım tereddüt oldu.
“Karar verilmişse, usulen yürütülen bir sürecin parçası olmak istemem.” dedim.
Bana objektif ve titiz bir değerlendirme yapılacağı söylendi.
İnandım.
Çünkü insan, kendisine güvenildiğini hissettiğinde bazen kendi şüphelerini bile susturabiliyor.
Başvurumun gizli tutulabileceğini söylediler.
Hayatım boyunca gizlenerek yürümedim.
Şeffaflık benim için bir yöntem değil, karakter meselesiydi.
Ertesi sabah adaylığımı kamuoyuyla paylaştım.
Sonra bir görüşme daveti daha geldi.
Bölge koordinatörüyle uzun bir görüşme yaptık.
Yine aynı şeyleri söyledim.
Siirt’in bugün yeni bir taraf aramadığını…
Tarafların üzerinde durabilecek bir anlayış aradığını…
Merkezden verilen kararların zamanla yerel siyasetin heyecanını eksilttiğini…
Bu yüzden nice nitelikli insanın sessizce geri çekildiğini…
Siyasetin bürokrasiyle değil, milletle yarışması gerektiğini…
Ve il başkanlığının bir makam değil, omuzda taşınacak ağır bir emanet olduğunu…
Bütün bunları anlatırken ne kendim için konuştum…
Ne bir başkası için…
Sadece Siirt için konuştum.
Sonra süreç kendi yolunda ilerledi.
Üç arkadaşımız İstanbul’a davet edildi.
İsmimin o listede olmaması, inkâr edemeyeceğim kadar insani bir sessizlik bıraktı içimde.
Göreve gelemediğim için değil…
Saatlerce dinlenen düşüncelerin…
Kurulan güvenin…
Verilen sözlerin…
İnsanın içinde yeşerttiği ihtimal için…
O an bir kez daha anladım ki, insan yola niyetiyle çıkar; varacağı yeri ise nasip belirler.
Biz bu yola “olsun” diye değil, “hayırlısı olsun” diye çıkmıştık.
Çünkü insan istediğini görür.
Allah ise sonunu görür.
Bu yüzden en güzel dua, istediğine kavuşmayı değil; hakkında hayırlı olana kavuşmayı istemektir.
Sonra görev bir arkadaşımıza tevdi edildi.
Kendisine başarı diliyorum.
Mesele hiçbir zaman bir ismin kazanması değildi.
Mesele, memleketin kazanmasıydı.
Makamlar gelip geçer.
İsimler değişir.
Fakat şehirler, doğru insanların bıraktığı izlerle yaşar.
Bu süreç bana yalnızca siyaseti değil, hayatı da yeniden düşündürdü.
Demek ki bazen mesele ne bildiğiniz değil…
Kimin gölgesinde durduğunuzmuş.
İnsan ister istemez kendi kendine soruyor.
Daha çok kapı mı aşındırmalıydım?
Daha çok hatır mı biriktirmeliydim?
Daha çok eğilmeyi mi öğrenmeliydim?
Birilerinin gölgesinde büyümeye razı olup kendi boyumdan mı vazgeçmeliydim?
Belki daha çok alkışlasaydım…
Daha az konuşsaydım…
Hakikati söylemek yerine, duymak istedikleri cümleleri kursaydım…
Belki yol daha kısa olurdu.
Belki bazı kapılar daha kolay açılırdı.
Ama insan, vardığı yer kadar, oraya hangi yoldan vardığının da hesabını önce kendine sonra Allah’a verir.
Ben hiçbir zaman bir omuza tutunarak yükselmeyi meziyet saymadım.
Bir ismin gölgesinde büyümeyi de…
Bir kapının önünde eğilerek makam kazanmayı da…
Çünkü sarmaşıklar hızlı yükselir.
Ama fırtınalar geldiğinde ayakta kalanlar, kökleri toprağın derinliklerine inen ağaçlardır.
Belki bu yüzden yolum biraz daha uzun oldu.
Ama aynaya her baktığımda gördüğüm insanı tanımakta hiç zorlanmadım.
Bu süreç bana bir şey daha öğretti.
Meğer bazı insanlar karar vermek için değil…
Sadece dinlemek için çağrılırmış.
Meğer bazen fikirleriniz masaya davet edilir…
Ama siz kararın içine davet edilmezsiniz.
Meğer bazen sesiniz odada yankılanır…
Fakat isminiz koridorda kalır.
Hayatın en ağır hayal kırıklıkları kaybettiklerimiz değildir.
Gerçekleşeceğine inandırıldığımız ihtimallerdir.
Yine de insan zamanla başka bir gerçeği öğreniyor.
Dağlar, rüzgâra kızmaz.
Irmaklar, önüne çıkan taşa sitem etmez.
Ağaç, gölgesinde dinlenmeyene darılmaz.
Çünkü hakiki kıymet, alkışla değil; varlığıyla yaşar.
Belki insan da biraz böyle olmalıdır.
Bulunduğu yeri değil…
Bulunduğu yere kattığını önemsemelidir.
Ben yine aynı yerdeyim.
Ne kırgınım…
Ne öfkeliyim…
Sadece bazı sessizliklerin, uzun cümlelerden daha fazla şey anlattığını biliyorum artık.
Bu memlekette bazen en zor şey, bir makama talip olmak değildir.
Asıl zor olan; o makama layık insanların neden çoğu zaman en son hatırlandığını anlamaya çalışmaktır.
Belki de bazı insanların nasibi makam değildir.
Belki onların görevi; ihtiyaç duyulduğunda hazır olduğunu göstermek, sonra da aynı vakar ve aynı inançla yürümeye devam etmektir.
Biz yine hâkkı, hakikati konuşacağız.
Yine üreteceğiz.
Yine memleket diyeceğiz.
Çünkü hizmet aşkı makamla başlamaz.
Makamla da bitmez.
İnsan bazen yoluna devam eder.
Şehir de yoluna devam eder.
Yıllar geçer.
İsimler unutulur.
Makamlar el değiştirir.
Fakat zamanın hafızası ilginçtir.
Kimin hangi görevi aldığı değil…
Kimin hangi yükü taşıyabilecek olduğu kalır geriye.
Ve belki de en büyük hükmü insanlar değil…
Allah verir. Zamanla gösterir.
Ben, o hükme razıyım ve bekleyecek kadar sabırlıyım.
Ve son olarak…
Bu süreç boyunca bir duasıyla, bir selamıyla, bir mesajıyla, bir omuz verişiyle yanımda olan; tanıdığım ya da tanımadığım bütün hemşehrilerime gönülden teşekkür ediyorum.
İnsan bazen bir göreve gelmeden de büyük bir zenginlik kazanabiliyor.
Ben bu süreçte, memleketini dert edinen ne kadar güzel insan olduğunu bir kez daha gördüm.
Bu teveccüh, bu güven ve bu samimiyet benim için her makamdan daha kıymetlidir.
Rabbim niyetlerimizi halis, yollarımızı açık, memleketimizin yarınlarını hayırlı eylesin.
Âmin.