Biz Siirt’te “Bir, iki, üç… Tıp!” diye oyun oynarken, komşu Bitlis meğer oyun oynamıyormuş.
Geleceği kuruyormuş.
Bazen bir şehrin nerede olduğunu anlamak için haritalara değil, rakamlara bakmak gerekir.
İşte o rakamlardan biri:
515,76385.
Bitlis Eren Üniversitesi Tıp Fakültesi, ilk öğrenci alımında bu taban puanla devlet üniversiteleri arasında 27. sıraya yerleşti.
Şimdi değerinin anlaşılmadı için birkaç rakam daha…
Yılların Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi: 508,05127 — 44. sıra.
Yılların Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi: 506,65570 — 50. sıra.
Peki Siirt?
Sondan 7.
İşte insan burada durup tek bir soru soruyor:
Nasıl?
Çünkü Siirt Tıp Fakültesi, Bitlis Tıp Fakültesi’nden önce kurulmadı mı?
Kuruldu.
İlk öğrencilerini daha önce kabul etmedi mi?
Kabul etti.
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi ile eğitim protokolü yapılmadı mı?
Yapıldı.
Yani Siirt’in önünde zaman vardı.
Fırsat vardı.
Tecrübe vardı.
Ama bugün ortaya çıkan tablo da ortada.
Ve tam burada, muhtemel itirazı şimdiden duyar gibiyiz:
“Ama Bitlis’in Eren Holding’i var.”
Evet.
Var.
Eren Holding’in Bitlis’e yaptığı katkılar elbette inkâr edilemez.
Ama mesele sadece “Kimin sponsoru daha güçlü?” meselesi değil.
Asıl mesele şu:
O desteği bir hedefe dönüştüren vizyon var mı?
Çünkü Bitlis Tıp Fakültesi’nin hikâyesi daha dün başladı.
Ağustos 2025’te kuruldu.
2026’da ilk öğrencilerini aldı.
Morfoloji binasının inşaatına başlandı; 2027 sonunda tamamlanması hedefleniyor.
30 öğrenci, ilk üç yıl eğitimlerini Türkiye’nin köklü kurumlarından Çapa Tıp Fakültesinde alacak. Dördüncü sınıftan itibaren eğitimlerini Bitlis’te sürdürecek.
Ama mesele sadece bina yapmak da değil.
Genç beyinleri Bitlis’e çekmek için burslardan, teşviklerden ve üniversitenin imkânlarından yararlanılması konusunda da bir irade ortaya konuluyor.
Yani daha ilk günden verilen mesaj açık:
“Biz bu fakülteyi sadece açmayacağız. İçini de dolduracağız.”
Peki Siirt?
Siirt’in hikâyesi daha eski.
Ama binası hâlâ bitmiş değil.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Temmuz 2018’de Siirt Tıp Fakültesi’nin müjdesini verdi.
Potansiyelin ne kadar güçlü olduğunu hatırlatmak açısından; Emine Erdoğan Hanımefendi’nin Siirtli olduğunu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ise 2003-2007 yılları arasında Siirt Milletvekilliği yaptığını da hatırlamakta fayda var.
2019’da ilk öğrenciler geldi.
Siirt Üniversitesi ile Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi arasında protokol yapıldı ve öğrencilerimiz eğitimlerine Van’da devam etti.
Kısacası:
Siirt önden başladı.
Ama bugün:
Bitlis’in gerisinden bakıyor.
İşte asıl mesele tam burada başlıyor.
Çünkü bir şehrin kalkınmasını sadece:
“Bizim de bir hayırseverimiz var.”
diyerek açıklayamazsınız.
Hele ki bir hayırseverin varlığını, şehrin bütün kalkınma vizyonunun yerine koyamazsınız.
Evet.
Bitlis’in Eren’i var.
Ama Siirt’in de üniversiteyi kimseye bırakmayan güçlüleri var.
Bitlis Eren Üniversitesi’nin gelişim hikâyesinde emeği bulunan Rektör Necip Erdal Yardım, “Tecrübelerimi Siirt’e aktarayım.” dediğinde, maalesef kendisine bir şans dahi verilmedi. Aynı şekilde Tıp dünyasının tanıdığı Prof. Dr. Başar Cander, Prof. Dr. Vefik Arıca, Prof. Dr. İlyas Yolbaş ve diğer benzer isimlerin durumları da bundan pek farklı değildi.
“Ben varım.” diyen, üniversitenin her türlü baniliğini kimseye bırakmayan aktörleri var.
O hâlde soru çok basit:
Mesele gerçekten kaynak eksikliği mi?
Yoksa mesele, kaynakları ortak bir hedef etrafında birleştirecek vizyon eksikliği mi?
Çünkü aynı imkânlara sahip olmak, aynı sonucu doğurmuyor.
Birileri elindeki imkânı üniversiteye dönüştürüyor.
Fakülteye dönüştürüyor.
Laboratuvara dönüştürüyor.
Bursa dönüştürüyor.
Genç beyinlere dönüştürüyor.
Birileri ise yıllardır sahip olduğu imkânların büyüklüğünü anlatmakla, yönetimleri elinde tutmakla, kadrolaşmayı yönlendirmekle yetiniyor.
Sonra başarı farkını açıklamak için dönüp:
“Onların Eren’i var.”
diyor.
Olabilir.
Ama mesele Eren değil.
Mesele, seni sahiplenenlerin ne yaptığıdır.
Bir şehir sadece zengin insanları sayesinde büyümez.
O insanların imkânlarını ortak bir hedefe yönlendirebilen bir akılla büyür.
Kaynağı doğru yere kanalize eden…
Önünü gören…
Ve en önemlisi:
“On yıl sonra Siirt’i nerede görmek istiyoruz?”
diye sorabilen bir yönetim anlayışıyla büyür.
Bugün Bitlis ile Siirt Tıp Fakültelerini karşılaştırırken aslında iki fakülteyi karşılaştırmıyoruz.
İki şehir anlayışını karşılaştırıyoruz.
Bir tarafta:
“Ne imkânımız var?”
diye soran anlayış.
Diğer tarafta:
“Elimizdeki imkânlarla ne yapabiliriz?”
diye soran anlayış.
Aradaki fark tam da burada.
Siirt artık vizyonsuzluğa mazeret üretme kolaylığından kurtulmalı.
Kendi kendimize “Bir, iki, üç… Tıp!” deyip oyunun parçası olmak yerine, gerçekliğimize bakmalıyız.
Çünkü genç beyinler şehirleri seçerken romantik hikâyelere değil, geleceğe bakıyor.
Bugün birileri gençleri şehrine çekmek için burs veriyor.
Fakülte kuruyor.
Bina yapıyor.
Marka üniversitelerle iş birliği yapıyor.
Biz ise yarın hâlâ:
“Büryanın patenti bizde, Bitlis’te değil.”
diye övünürsek, kusura bakmayalım…
Gençlerin bavulunu neden başka şehirlere hazırladığını sorgulama hakkımız da azalır.
Büryan bizim değerimizdir.
Kültürümüzdür.
Ama bir şehrin geleceği, yalnızca çok az yerli ve yok denecek kadar az yabancı turistin gelip yediği 100 gram büryanla kurulmaz.
Geçmişimizi koruyacağız.
Ama geleceğimizi de inşa edeceğiz.
Çünkü artık Siirt’in ihtiyacı yeni mazeretler değil:
Yeni bir vizyon.
Yeni sloganlar değil:
Yeni bir şehir aklı.
Yeni “sahiplenenler” aramak değil:
Mevcut imkânları ortak bir hedef etrafında birleştirecek yeni bir anlayış.
Belki de önce hepimizin şu cümleyi kabul etmesi gerekiyor:
Siirt’in sorunu imkânsızlık değil.
Siirt’in sorunu, elindeki imkânlara rağmen çaresizlik ve sahipsizlik anlayışına teslim olmasıdır.
Ve artık bu anlayış değişmek zorunda.
Çünkü “Bir, iki, üç… Tıp!” diye sayarken oyun oynadığımızı sanıyorduk.
Meğer mesele oyun değilmiş.
Mesele, geleceğe kimin daha önce başlayacağıymış.
Komşu Bitlis başlamış.
Hem de çoktan.
Şimdi sıra Siirt’te.
-----------
HER SENE AYNI TARTIŞMA!
Ankara kavunu ve Kırkağaç kavunu Siirt’te 20–25 TL bandında satılırken, Siirt’te yetişen Cefan kavununun 35–40 TL olması anlaşılır değil. Üretim maliyetleri arasında bu kadar büyük bir fark mı var ki Siirt’in kavunu, Siirt’te Ankara ve Kırkağaç kavunundan daha pahalı?
Daha da ilginci şu: Siirt Cefan kavunu Siirt’te de 40 TL, İstanbul’da da 40 TL. Abi, olmaz. Olmamalı. Bir ürün üretildiği yerde daha uygun olması gerekirken, bin kilometre uzaktaki İstanbul’la aynı fiyata satılıyorsa burada bir sorun var demektir. İstanbul’a giderken nakliye, depolama, komisyon ve dağıtım maliyetleri ekleniyor. Peki bu maliyetler neden Siirt’teki fiyata yansımıyor? İnsan ister istemez soruyor: Türkiye’de
bütün ürünleri her yerde aynı fiyata satma gibi bir politika mı var? Üretim yerinin hiçbir avantajı yoksa, üretici neden üretim yeri avantajından yararlanamıyor? Mesele sadece kavunun 40 TL olması değil; mesele, fiyatın nasıl oluştuğunun anlaşılmaması.