Bazı insanlar bir şehre sadece mesleklerini vermez, ömürlerinden verir.

Hele doktor olmanın bugünkü kadar kolay, alışılmış ve ulaşılabilir olmadığı yıllarda…

Siirt’te doktorluk yapan bir hekim düşünün.

Kimi zaman şehrin tek doktoru…

Kimi zaman tek özel doktoru…

Köyden gelen insanın mahcubiyetle kapısından girdiği, şehirlinin ise karşısında büyük bir saygı duyduğu yıllar…

Ama o, kimsenin mahcubiyetini büyütmedi.

Kimsenin karşısında kendini büyük görmedi.

Sıcaklığıyla, tevazusuyla, hoş sohbetiyle yalnız hastalığı değil, insanın içini de muayene etti.

Belki reçetesine yazmadı ama çoğu hastasına biraz moral, biraz umut, biraz da gönül ferahlığı verdi.

Ve yıllar boyunca şehir ne zaman ondan bir şey istese,o hiç “Bana ne?” demedi.

Şehre dair bir talep mi var?

Koşa koşa gitti.

Bir ihtiyaç mı var?

Elinden geleni yaptı.

Çünkü o, Siirt’e yalnızca doktorluk yapmadı.

Kendini Siirt’e ait hissetti.

Sonra zaman geçti.

Doktorların sayısı arttı.

O ise çocuklarını büyüttü, okuttu. Üç evladının da kendi alanlarında saygın akademisyenler olmalarıyla gurur duydu. Ama onu asıl heyecanlandıran, onların liseye kadar Siirt’te yetişmiş olmalarıydı. Bunu anlatırken gözlerinin içi parlıyordu.

Yılların emeği, tecrübesi ve birikimiyle hayatının belki de en güçlü dönemine geldi.

Üstelik artık birikimi yalnızca maddi değildi.

Tecrübesi vardı.

İsmi vardı.

İnsanlara dokunmuş yılları vardı.

Ve bir şehre verilmiş koca bir ömrü vardı.

Belki de tam o günlerde, farklı bir mecrada yeniden sorumluluk alabilir, şehre bir başka biçimde hizmet edebilirdi.

Şehrin onun tecrübesine ve birikimine yeniden başvurması hâlinde, çaldığı pek çok kapının ardına kadar açılacağını hepimiz tahmin edebilirdik.

Ama hayat başka türlü aktı.

Belki de şehir, onun tecrübesinden ve birikiminden hak ettiği kadar yeniden yararlanamadı.

O da kimsenin kapısını zorlamadı.

Kimseye kırgınlık biriktirmeden,

kimseye sitem etmeden,

sessizce biraz geri çekildi.

Köşesine…

Bu kez hastaları değil, çoluk çocuğunu dinledi.

Çocuklarının, torunlarının hayatına yetişti.

Kendi hayatına biraz zaman ayırdı.

Belki de insanın ömrünün sonunda vardığı en sade hakikatlerden biri budur:

Her çağrıldığında koşmak zorunda değildir insan.

Bazen çağrılmayı beklemek de bir haktır.

Şimdi geriye dönüp bakınca insan ister istemez soruyor:

Bir şehir, kendisine yıllarını özveriyle ve samimiyetle veren insanları ne zaman hatırlar?

Onlara ihtiyaç duyduğunda mı?

Kapısını çaldığında mı?

Yoksa onlar artık köşelerine çekilip sessizleştiğinde mi?

Ve daha zor bir soru:

Bir insanın bir şehre verdiği bunca emek, bunca tecrübe ve birikim, başka sorumluluklarla taçlanmayı hak etmez mi?

Kaht-ı ricâl, sahipsizlik ve göç sorunlarını konuştuğumuz şu zamanlarda, böylesine kıymetli insanları ve birikimleri değerlendirememek nasıl bir israftır?

Daha da önemlisi:

Bir şehrin böyle bir israf lüksü var mıdır?

Verilen emek mi israf edilir?

Harcanan yıllar mı?

Yoksa bir şehrin, kendisine sunulmuş büyük bir tecrübeden ve gönüllü bir hizmetten yeterince yararlanamaması mı?

Belki de bazı insanlar şehirden gitmez.

Sadece bir adım geri çekilir.

Kırmadan…

Dökmeden…

Kimseyi suçlamadan…

Ve o köşede, ailesiyle birlikte kendi hayatına döner.

Ama şehirde bıraktığı iz kolay kolay silinmez.

Çünkü bazı doktorlar yalnızca hastalık tedavi etmez.

Bir şehrin hafızasına dokunur.

Ve bazı insanlar, köşelerine çekildiklerinde bile

şehirlerinin içinde yaşamaya devam ederler.

Belki de asıl vefa, onların yeniden bir şeye ihtiyaç duyulduğunda hatırlanması değil; hiçbir şeye ihtiyaç duyulmadan, sadece verdikleri için hatırlanmasıdır.

Siirt böyle bir değerini kaybetti.

Efsane doktoru Feridun Bağış’ı…

Şehirle özdeşleşmiş bir evladını…

Müşfik, diğerkâm bir Siirtliyi…

Ardında yalnızca bir hekimlik ömrü değil, bir şehrin hafızasına işlenmiş güzel bir iz bıraktı.

Türkiye’nin üç büyük şehrine dağılmış, babalarının bilgeliğini, zarafetini ve sıcaklığını üzerlerinde taşıyan; Siirt’in yetiştirdiği üç değerli oğlu ve yakınları, onun ardından taziyeleri kabul ettiler.

Biz de Atatürk Anadolu Lisesi’nin sağlam temeller üzerinde yükselmesinde emeği olan, okulumuza gönül veren Okul Aile Birliği Başkanımız ve Bora Abimizin kıymetli babası olarak, bu son yolculuğunda yanında olmak istedik. Tıpkı tüm tanıdıkları ve sevenleri gibi.

İnsan hayatı bazen geride bıraktıklarıyla ölçülür.

O, ardında başarılı bir meslek hayatı, idealist evlatlar, güzel dostluklar, şifa verdiği insanlar ve kendisini iyilikle anan nice insan bıraktı.

Şimdi geriye bir hekimden çok daha fazlası kalıyor:

Kubbede hoş bir sada…

Zihinlerde güzel duygular…

Gönüllerde dualar ve sevgiler…

Ve insan, böyle bir ömrün ardından ancak şunu söyleyebiliyor:

Allah rahmet eylesin.

Mekânı cennet, makamı âli olsun.

Siirt’in yetiştirdiği, Siirt’le özdeşleşmiş güzel insanlardan biri olarak hatırası daim olsun.