Siirt’in yetiştirdiği önemli yazar, düşünür ve gönül insanlarından biridir. Ömrünü ilme, hakikate ve medeniyetimizin hafızasına adamış; yazdıkları kadar söyledikleriyle de insanı düşünmeye sevk eden, sözü net olan bir insandır.

O aradı.

Sesi, öfke ile üzüntü arasında bir yerdeydi.

“Diyaeddin, bu Ulu Camii’nin hâli ne?” diye sordu.

Aslında yalnızca bir yapının hâlini değil, biraz da bizim hâlimizi, Siirtlileri soruyordu.

“Hocam, ben ne yapabilirim?” dedim.

Ulu Camii cinayetini yazdım. Söyledim, söylüyorum. Fakat hakikati anlatmanın, yazmanın, haykırmanın onu değiştirmeye yetmediğini bu sayısız tecrübenin ardından acı bir şekilde öğrendim. İnsanlarımız, alıştıkları düzenin içinde hayatlarına devam ediyor.

Belki de asıl trajedi, kötülüğün varlığından ziyade ona alışmamızdır.

Bir şey gözümüzün önünde yavaş yavaş yok olurken, biz onu seyretmeye alışıyor; zamanla seyretmeyi müdahale, konuşmayı ise sorumluluk sanıyoruz.

Herkes hâlinden memnun.

Bizim yaptığımız ise çoğu zaman bir tür entelektüel rahatlama: Yazıyoruz, konuşuyoruz, sitem ediyoruz, üzülüyoruz; sonra vicdanımızın kapısını kapatıp hayatımıza devam ediyoruz.

Hocama, “Hocam, ben ne yapabilirim? Üniversitede yüze yakın profesör, yüzün üzerinde doktor ve doçent var. Bir ben yazıyorum” dedim.

Ben bir avukatım.

Ulu Camii’nin tarihçisi değilim. Restorasyon uzmanı değilim. Akademisyen de değilim. Buna rağmen yazıyorum. Çünkü bazı meseleler insanın mesleğini aşar. Bir şehrin tarihine, kültürüne ve hafızasına sahip çıkmak için illa o alanda görevli olmak gerekmez.

Ben bir avukat olarak hukukun, bir vatandaş olarak vicdanın, bir düşünce insanı olarak da sorumluluğun gereğini yerine getirmeye çalışıyorum.

Fakat tam da burada başka bir soru ortaya çıkıyor:

Ya akademisyenler?

Bir üniversitede yüze yakın profesörün, yüzlerce doktor ve doçentin bulunduğu bir ortamdan söz ediyoruz.

Onların görevi elbette yalnızca Ulu Camii hakkında yazmak değildir. Fakat akademyanın görevi, toplumun hafızasına, tarihine, kültürüne ve değerlerine dair meseleleri araştırmak, belgelemek, tartışmaya açmak ve gerektiğinde kamuoyuna taşımak değil midir?

Ben, mesleğim olmadığı hâlde yazıyorsam; bu alanlarda çalışan, araştıran, öğreten akademisyenlerin daha fazla söz söylemesi gerekmez mi?

Hocamla konuşurken mesele yalnızca Ulu Camii değildi. Siirt’e dair daha geniş bir sitem de vardı.

Bir yerde kendisine şöyle söyledim:

“Hocam, sizler de tıpkı kitaplarınız gibi… Siirt ziyaretlerinizin telif haklarını birileri almış sanki. Sizi kendi çevreleriyle, kendi dünyalarıyla kuşatmışlar.”

Bu, biraz sitem, biraz da Siirt’in kendi değerlerine sahip çıkma şekline dair bir serzenişti.

Hocamın cevabı ise kısa ve net oldu:

“Hayır, öyle bir şey yok.”

Belki gerçekten öyle değildi.

Belki mesele kimsenin kimseyi kuşatması da değildi.

Fakat insan bazen dışarıdan baktığında bazı mesafeleri, bazı sessizlikleri ve bazı kopuklukları böyle hissedebiliyor.

Ve bütün bunların ötesinde asıl mesele yine aynı yerde düğümleniyor:

Bir şehrin değerleri, o şehrin insanları özellikle de aydınları tarafından ne kadar sahipleniliyor?

Mesele “neden onlar yazmıyor da ben yazıyorum?” siteminden ibaret değil.

Mesele, bilginin sorumluluk doğurup doğurmadığıdır.

Çünkü akademik bilgi yalnızca kürsülerde, makalelerde ve kitaplarda kalmamalıdır. Şehrin hafızası gözümüzün önünde silinirken, bilenlerin susması ile bilmeyenlerin susması aynı şey değildir.

Bilmek, beraberinde bir sorumluluk getirir.

Oysa bazı meseleler yalnızca yazıyla değil, sorumlulukla çözülür.

Bazı yapılar taş ve harçtan ibaret değildir. Bir şehrin hafızasını, inancını, tarihini ve vicdanını taşırlar.

Ulu Camii’nin hâli, biraz da bizim hâlimizdir.

Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken en ağır soru şudur:

Bir şeyin yanlış olduğunu bilmek, onu değiştirmeye yetmiyorsa; bilmenin ahlaki sorumluluğu nerede başlar?

Çünkü bazen susmak, hiçbir şey yapmamak değildir.

Bazen susmak, gözümüzün önünde yok olan bir şeye alışmaktır.

Ve bir toplum, alıştığı her kötülükle

birlikte yalnızca bir yapısını değil, kendi vicdanının bir parçasını da kaybeder.