Biz gerçekten memleketin yükselmesini mi istiyoruz, yoksa memlekette yükselenlerin yakınında olmayı mı?
Hemen hemen her gün bir makama atanmış insanların ziyaret haberlerini görüyoruz. Tebrikler, fotoğraflar, iyi dilekler… Yorumlarda ise sıkça aynı temenniyle karşılaşıyoruz: “Allah daha güzelini, daha yüksek makamlarını nasip etsin.”
İyi de, henüz o makamda ne yaptığını, hangi adaleti tesis ettiğini, hangi sorumlulukları yerine getirdiğini görmeden bir insana neden sınırsız kredi açıyoruz? Bu ne acele, bu ne peşin hüküm?
Mesele, bir atamayı tebrik etmek değil; henüz başlamamış bir imtihanın sonucunu peşinen ilan etmek, makamı liyakatin ve başarının kanıtı saymaktır. Oysa makam, insanın değerini kendiliğinden artırmaz; çoğu zaman karakterini ve ahlaki sınırlarını ortaya çıkarır.
Peki, hiç düşündük mü: Bu insan gerçekten yükseldi mi, yoksa mevcut düzenin kurallarına en iyi uyum sağladığı için mi yükseltildi?
Elbette her yükselişin ardında haksızlık aramak doğru değildir. Ancak her yükselişi liyakatin kanıtı saymak da yanlıştır. Bir düzene uyum sağlamakla o düzeni daha adil hâle getirmek aynı şey değildir.
Her yükseliş ilerleme değildir; bazen insan yükselirken toplum yerinde sayar.
Peki, bu yükselişleri neden bu kadar coşkuyla kutluyoruz? Gerçekten memleket adına mı seviniyoruz, yoksa o makamın bir gün bize de fayda sağlayabileceğini düşündüğümüz için mi? Belki bir telefon, bir imza, bir kapının açılması ihtimali… Belki de tebriklerimizin ardında geleceğe yapılmış sessiz bir yatırım vardır.
Bazen başkasının başarısını değil, o başarıdan bize düşebilecek payı kutlarız. Makam sahibine gösterilen yakınlık, samimi bir takdir olmaktan çıkıp gelecekte karşılık bekleyen bir ilişkiye dönüşebilir.
Menfaatin yön verdiği yerde ahlak, ilke olmaktan çıkar; şartlara göre değişen bir hesaba dönüşür.
Oysa biz, emaneti ehline vermeyi ve adaletle hükmetmeyi öğütleyen bir dine inanıyoruz. Makam, bir itibar vesilesinden önce emanettir; yetki ise övgüden önce sorumluluk getirir.
Bir yöneticinin başarısı, kaç kişinin kendisini ziyaret ettiğinde değil, kaç insanın kapısını aşındırmadan hakkına kavuşabildiğindedir. Kaç kişinin onu alkışladığında değil, kaç kişinin kendisinden çekinmeden hakkını arayabildiğindedir.
Bir makam sahibine yapılabilecek en büyük iyilik, yükselişini alkışlamak değil, sorumluluğunu hatırlatmaktır.
Ne var ki bunun için önce kendimizi sorgulamalıyız. Yanlışın arkasında bin kişinin durması, o yanlışı doğru yapmaz; yalnızca bin kişinin de aynı yanılgıya ortak olduğunu gösterir.
Kalabalığın onayını haklılığın kanıtı saydığımızda kendi vicdanımızın sesini duyamaz hâle geliriz. Çoğunluğun benimsediği her davranış doğru, toplumda yaygınlaşan her alışkanlık ahlaki değildir.
Kalabalık insana haklılık hissi verebilir; fakat hiçbir kalabalık, insanı kendi vicdanına karşı masum kılamaz.
Belki de artık temennilerimizi değiştirmeliyiz. “Allah daha yüksek makamlar nasip etsin.” demeden önce, “Allah bulunduğu makamda adaletten ayrılmamayı, liyakati gözetmeyi ve kul hakkından sakınmayı nasip etsin.” diyebilmeliyiz.
Zira bir toplumun ahlakı, yükselenleri ne kadar alkışladığıyla değil, onlardan ne beklediğiyle ölçülür. Makam büyüdükçe sorumluluk, toplumun beklentisi ve hesap sorma hakkı da büyümelidir.
Ve dönüp dolaşıp aynı soruya geliyoruz:
Biz gerçekten memleketin yükselmesini mi istiyoruz, yoksa memlekette yükselenlerin yakınında olmayı mı?
Allah herkese daha yüksek makamlar değil, o makamları hak edecek ahlak; daha fazla güç değil, o gücü adaletle kullanacak vicdan nasip etsin.
Çünkü asıl mesele, insanın ne kadar yükseldiği değil; yükseldikçe hangi değerlerden aşağı düşmediğidir.