“Bir siyasi partinin kurultayında usulsüzlük yapıldığı iddia ediliyorsa ve bu iddialar yargıya taşınıyorsa, bu mesele yalnızca parti içi bir kriz midir, yoksa hukuk devletinin müdahale etmek zorunda olduğu bir demokratik meşruiyet sorunu mudur?”

Tartışma tam olarak bu soruda düğümleniyor.

CHP’nin 4–5 Kasım 2023 tarihlerindeki olağan kurultayında delegeler sandık başına gitti. Süreç, seçim kurullarının gözetiminde tamamlandı, sonuçlar kesinleşti ve yeni yönetim göreve başladı. Parti örgütü de bu irade doğrultusunda yeniden şekillendi.

Ancak kurultaydan sonra bazı parti üyeleri ve delegeler, sonucun meşruiyetine ilişkin ciddi iddialar ortaya koydu. Bu iddialar, delegelere para, telefon ve çeşitli menfaatler sağlandığı; belediyeler üzerinden iş ve adaylık vaatleriyle oy tercihlerinin etkilendiği; bazı yakınların işe alındığı ve oy sayım sürecinde usulsüzlükler yapıldığı yönündeydi. Ortaya atılan temel iddia şuydu: Kurultay sonucu özgür iradeyi yansıtmamıştı.

Bu durum, siyasi bir iç tartışma olmaktan çıktı ve doğrudan seçimin geçerliliğine ilişkin bir hukuk davasına dönüştü. CHP’li bazı delege ve üyeler, ceza ve hukuk yargısına taşıdıkları davada tek bir soruyu sordular: Bu kurultay hukuken geçerli bir irade beyanı mıdır, yoksa baştan itibaren hükümsüz müdür?

İlk derece mahkemesi, aradan geçen sürede yeni kurultayların yapılmış olmasını ve yeni organların seçilmiş olmasını dikkate alarak, eski kurultayın iptalinin artık fiilî sonuç doğurmayacağını gerekçe göstererek davayı “konusuz” saydı.

Israrcı olan davacılar kararı istinafa taşıdı. Bölge Adliye Mahkemesi ise ilk derece mahkemenin kararını yeterli görmedi. Çünkü davacıların talebi ve uyuşmazlığın özü, sonraki siyasi gelişmeler değil, işlemin başlangıçta hukuka uygun olup olmadığıydı.

Bu noktada “mutlak butlan” iddiası belirleyici oldu. Eğer bir işlem en başından ağır hukuka aykırılıkla sakatlanmışsa, sonradan doğan sonuçlar bu sakatlığı ortadan kaldırmaz; işlem hukuk dünyasında hiç doğmamış sayılır.

Mahkeme ayrıca Anayasa’nın 69. maddesi ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’na atıf yaparak, siyasi partilerin demokratik düzenin vazgeçilmez unsurları olduğunu ve iç seçimlerin yalnızca örgütsel değil, aynı zamanda kamu düzenini ilgilendiren anayasal bir nitelik taşıdığını vurguladı.

Dosyadaki iddialar salt siyasi söylem olarak değerlendirilmedi. Ceza soruşturmalarındaki tanık beyanları, MASAK raporları, HTS ve diğer resmî kayıtlar birlikte ele alınarak, delegelerin iradesinin menfaat ilişkileriyle etkilenmiş olabileceğine dair ciddi ve araştırılabilir bulgular bulundu. Bu durum “irade fesadı” kapsamında değerlendirildi.

Serbest irade ortadan kalkmışsa, ortaya çıkan sonuç şeklen seçim olsa bile maddi anlamda demokratik irade sayılmaz.

Özgür Özel başkanlığındaki mevcut yönetim ise seçimlerin Yüksek Seçim Kurulu gözetiminde yapıldığını ve sonuçların kesinleştiğini belirterek yargının müdahale edemeyeceğini savundu.

İşte tam burada yeni bir gerilim ortaya çıkıyor: meşruiyet mi, kesinlik mi?

Bir yanda, seçim kurullarının gözetiminde tamamlanmış ve kesinleşmiş bir sürecin yargı önüne taşınması, “hukuki denetim” ile “siyaseti yeniden kurma” arasındaki sınırı tartışmaya açıyor. Bu yaklaşım, mutlak butlan gibi kavramların geniş yorumlanmasının siyaseti sürekli yargı tehdidi altında bırakabileceğini ve istikrarı zayıflatabileceğini gösteriyor.

Diğer yanda ise şu soru duruyor: Eğer ortada iradeyi sakatlayan ağır iddialar varsa, yalnızca seçim süreci tamamlandı diye hukuk geri mi çekilmelidir? Çünkü “tamamlanmış süreç” tek başına dokunulmazlık üretmez.

Bu iki yaklaşımın çatıştığı yer tam da burasıdır: biri seçim kesinliği, diğeri maddi adaleti öne çıkarır. Salt kesinlik, ağır ihlallerin üzerini örtebilir; sınırsız müdahale ise siyaseti sürekli belirsizlik içinde bırakır.

Mesele “müdahale edilir mi edilmez mi” değil, hangi eşikte müdahale edileceğidir. Siyaset, kendi iç krizlerini mümkün olduğunca kendi mekanizmalarıyla çözmelidir; bu, demokratik olgunluğun gereğidir. Parti içi rekabetin doğal yollarla çözülmesi gerekir. Yargı “son hakem” haline gelirse, siyasal alanın kendisi yargısallaşır.

Elbette hiçbir siyasi parti hukukun dışında değildir; ağır ve sistematik usulsüzlük varsa hukuk devreye girer. Ancak yargısal müdahalenin sınırı, demokratik sistemin işleyişini bozmayacak şekilde çizilmelidir. Aksi hâlde her seçim ve kurultay, yıllar sonra yargı eliyle yeniden yazılabilir, siyasal belirsizlik büyür.

Demokrasi yalnızca sandığın kurulması değil, sandığın özgür iradeyi yansıtmasıdır. İrade sakatlanmışsa ve bu iddialar yargıya taşınmışsa, hukuk bunu görmezden gelemez. Yargının rolü, bir “siyasi tasarım aracı” değil, iddia edilen ağır hukuka aykırılıkların araştırılması ve hukuk düzeninin korunmasıdır.

İstinaf mahkemesi, mevcut yönetimin görevde kalmasının telafisi güç sonuçlar doğurabileceğini değerlendirerek, kamu düzeni ve siyasi meşruiyet açısından tedbiren müdahale gerektiğine karar verdi. Böylece 4–5 Kasım 2023 öncesindeki yönetim görevine devam etti.

Sonuç olarak mesele bir parti içi rekabetten öteye geçmiş durumda. Eğer delegelerin iradesi baskı, menfaat veya yönlendirme ile şekillenmişse, ortada demokratik bir tercih değil, hukuken sakatlanmış bir irade vardır.

Hukuk, iddiayı kimin ortaya attığına değil, iddianın niteliğine bakar. Yargısal denetimi “parti içi mesele” diyerek reddetmek, hukuk devletinin kendisini inkâr etmesi anlamına gelir. Hukuk, nihayetinde görünen forma değil, iradenin gerçekliğine dayanmak zorundadır.

Son söz: Parti içi demokrasi, şeffaflık ve adalet ilkeleri yalnızca tüzüklerde yazılı kalmamalı; her seçim ve karar süreci fiilen denetlenebilir ve güven üretecek şekilde işletilmelidir.