Siirt'i Kurtalan'a ve Batman'a bağlayan yol, köprüdeki çökme ihtimali nedeniyle kapatıldı.
Şirvan–Pervari–Çatak–Hizan–Van hattında selin açtığı hasar, doğanın “plansız müdahalesi” olarak kayda geçti.
Eruh ve Şırnak bağlantısında yine çökme…
Kısacası, bir şehri dış dünyaya bağlayan yolların neredeyse tamamı “yerinde duruyor” — sadece kronik sorunları var.
Ama belki de meseleye yanlış yerden bakıyoruz.
Yol dediğimiz şey bu kadar da büyütülecek bir konu mu? Neticede asfalt dediğin, köprü dediğin nedir ki… Ara sıra kopan, çöken, kapanan küçük detaylar. Ambulanslar biraz gecikse, insanlar biraz dolansa ne olur? Olmadı, gitmeyiversin. Hayat dediğin şey de biraz sabır değil mi?
Ne var ki doğa, bu ironiyi pek umursamıyor.
Yağmur yağıyor, sel oluyor; kar yağıyor, çığ düşüyor, zemin kayıyor. Ve her seferinde aynı cümleyi kuruyoruz: “Hazırlıksız yakalandık.” Oysa ne coğrafya yeni ne de yağmur. Yıllardır aynı yerde, aynı iklimin içinde yaşıyoruz. Değişen tek şey, bizim hazırlığımız.
Tam da bu noktada insanın aklına başka bir yaklaşım geliyor.
Osmanlı’nın büyük mimarlarından Mimar Muslihiddin 15 yy’da , yalnızca 30 metre genişliğindeki Ergene Nehri üzerine yaklaşık 1300 metre uzunluğunda bir köprü inşa etmişti. İlk bakışta “abartı” gibi görünen bu tercih, aslında taşkın alanını ve sel riskini hesaba katan bir aklın sonucuydu. Üstelik köprünün çevresinde suyun yayılacağı alan korunmuş, yerleşimler özellikle bu alanın dışında tutulmuştu.
Bugüne döndüğümüzde ise manzara biraz daha “gelişmiş”:
Dere yataklarını daraltıp tam ortasına apartmanlar dikiyor, sonra suyun neden “yolunu şaşırdığını” tartışıyoruz. Plansız küçük yerleşimleri bir yere kadar anlamak mümkün… Ama ilçe ve şehir merkezlerinde, göz göre göre riskin içine kurulan bu düzeni izah etmek kolay değil.
Buradan çıkan sonuç basit ama rahatsız edici:
Mesele sadece mühendislik değil; bakış açısı, öngörü, uzun ömürlülüğü, dayanaklılığı, estetiği ve kültürü içine alan sistem meselesi. Osmanlı’yı büyük yapan da tam olarak buydu: Yaparken riski hesaba katmak, ihtimali ciddiye almak, “ya olursa” sorusunu sormaktan kaçınmamak.
Çünkü iyi yönetici, sorun ortaya çıktığında çözüm arayan değil; daha en başında “burada ne ters gidebilir?” diye sorup buna göre hareket edendir. Riskleri yok saymak değil, yönetmek esastır.
Ama yine de alıştığımız yerden devam edelim:
Her yağmurda yeniden şaşıralım.
Her afette hazırlıksız yakalanalım.
Her çökmede “beklenmedik” diyelim.
Ecdattan aklımız mı kıt, yoksa hırsımız mı fazla…
Asıl soru galiba tam da burada.