Olaylar oluyor. Sonra refleks veriyoruz. Hemen bir suçlu arıyoruz.

Bu, bir alışkanlık gibi görünse de aslında bir kaçış biçimi. Çünkü birini işaret ettiğimiz anda rahatlıyoruz. Sorumluluğu üzerimizden atıyoruz. Dosya kapanıyor, vicdan temizleniyor. Ama gerçek yerinde duruyor.

Siverek’te, Kahramanmaraş’ta ya da başka bir yerde… Fark etmiyor. Her olaydan sonra aynı cevabı tekrar ediyoruz: “Bu münferit.” Değil. Hiçbir zaman da olmadı.

Çünkü ortada tek bir insan yok; bir sistem var.

Aileden başlayan, sokakta büyüyen, okulda şekillenen, medyayla beslenen, toplumla normalleşen; siyasetin ve bürokrasinin de merkezinde düzenleyici olarak yer aldığı bir düzen.

Ve o düzen bozulduğunda, biz sonucu “şok” diye izliyoruz. Oysa bu bir sonuç değil, birikmiş ihmalin patlaması.

Ama biz hâlâ aynı kolaycılıktayız: Birini suçla, devam et.

Çünkü gerçeği kabul etmek pahalı. Rahatsız edici. Yüzleşme gerektiriyor. Sorumluluk yüklüyor.

Çocuk eğitiminde yıllardır aynı tartışmalar dönüp duruyor:

“Eğitim çözer.”

“Aile her şeydir.”

“Çevre belirler.”

“Sistem şekillendirir.”

Hiçbiri tek başına doğru değil. Ama biz hâlâ durduğumuz yere göre birini seçip diğerlerini yok sayıyoruz. Çünkü parçalı düşünmek kolay, bütünle yüzleşmek zor.

Çocuk yetiştirme meselesinde de tablo aynı.

Bir taraf “özgür bırak”, diğer taraf “kontrol et” diye bağırıyor. İkisi de eksik. Çünkü çocuk ne kendi hâline bırakılacak kadar hazırdır ne de baskıyla şekillenecek kadar mekanik bir varlıktır. Ama denge kurmak emek ister. Biz ise emek yerine uçları seçiyoruz.

Asıl meseleye gelelim:

Biliyoruz. Ama yapmıyoruz.

Sorun cehalet değil, irade eksikliğidir.

Doğruyu biliyoruz ama konforumuzu bozmak istemiyoruz. Alışkanlıklarımızdan vazgeçmiyoruz. İşimize gelmiyor. Bulaşmaktan korkuyoruz.

Tam burada Hannah Arendt’in o rahatsız edici gerçeği devreye giriyor: “Kötülüğün sıradanlığı.”

Yani mesele birkaç kötü insan değil; sorumluluk almayan sıradan insanlar. Yani biz, hepimiz.

Evet, biz.

Çünkü mesele çocuklar değil.

Mesele onları yetiştiren yetişkinler.

Anne baba olarak…

Öğretmen olarak…

Komşu olarak…

Vatandaş olarak…

Yönetici olarak…

Hepimiz bu tablonun içindeyiz. Ve kimse bütünüyle masum değil. Çünkü çocuk dediğimiz şey, bizim ihmal ettiğimiz alanlarda büyüyor.

Bir de modern çağın o bitmeyen açlığı var:

Daha fazla para. Daha fazla güç. Daha fazla statü. Daha fazla görünürlük.

Bunların peşinde koşarken neyi kaybettik? Geleceği.

Eğitimi hayattan kopardık. Sınavlara, puanlara, formalitelere indirdik. Karakteri, değerleri, insan olmayı ve ölümlü olduğumuzu ikinci plana attık.

Sonra dönüp “Bu çocuklar neden böyle?” diye soruyoruz.

Gerçekten mi?

Çocuklara ne verdiysen, onu alırsın.

Onlara sunduğun dünya buysa, kuracakları dünya da bu olacaktır.

Ve en acı kısmı:

Hiçbiri sürpriz değil.

Yıllardır bir yerlerde birileri söylüyor. Yazılıyor, uyarılıyor. Ama biz ne yapıyoruz?

Kim şampiyon olacak…

Yeni iPhone çıkmış mı…

Araba modeli ne olmuş…

Kim hangi partiden aday…

Akşama nereye gidelim…

Gerçek sorun büyürken, biz ilgi alanlarımızla dikkat dağıtıyoruz. Bilinçli ya da bilinçsiz.

Şimdi asıl soruya geliyoruz:

Gerçekten iyileşerek değişmek istiyor muyuz, yoksa sadece konuşmak mı?

Çünkü gerçek bir değişim ciddi bir şeydir. Bedel ister.

Gayret ister. İrade ister.

Aileyi yeniden düşünmek zorundasın.

Çevreni sorgulamak zorundasın.

Eğitim anlayışını değiştirmek zorundasın.

Toplumsal değerlerini gözden geçirmek zorundasın.

Doğruluğu ve dürüstlüğü yeniden inşa etmek zorundasın.

Ama en zoru şu:

Kendine bakmak zorundasın.

Çünkü başkasını suçlamak kolaydır.

Kendine dönmek ise acıtır.

Ve açık konuşalım:

O acıyı göze almadan hiçbir şey değişmeyecek.