"Mesele bilgi üretmek, çözüm geliştirmek değil; gerçekle temas etmeden entelektüel görünmeyi sürdürebilmektir."
Balkondan sofra bezi silkelenen,
Eti dükkânın önüne asıp sinekle birlikte teşhir eden,
Yoğurdun kıvamını parmakla test etmeyi hijyen değil “tecrübe” sayan,
Yanında iki kişi çalıştıranı “iş dünyasının önemli ismi” diye manşetlere taşıyan,
Kaldırıma atılan tabureyi kamusal yaşamın zirvesi sanan, estetikten ve dayanıklılıktan yoksun çarpık kentleşmeyi de “şehirleşme” zanneden bir kültürel atmosferde; elbette üniversiteler de toplumla bağını kaybedip “Uluslararası Oksidentalizm Sempozyumu” düzenleyecektir.
Oysa özellikle Siirt gibi taşra üniversitelerinden beklenen şey; bulundukları şehrin ekonomik, sosyal ve kültürel meselelerine dokunmaları, yerel kalkınmaya yön vermeleri, sanayiyle, esnafla, gençlikle ve kamusal hayatla gerçek bağlar kurmalarıdır. Şehrin sorunlarına çözüm üreten, insan kaynağını geliştiren, bulunduğu yere seviye kazandıran kurumlar olmaları beklenir. Fakat burada üniversite çoğu zaman yaşadığı şehri anlamaya çalışan bir akıl merkezi değil; şehrin gerçeklerinden kaçarak akademik vitrin düzenleyen bir yapı gibi davranıyor.
Çünkü mesele bilgi üretmek, çözüm geliştirmek değil; gerçekle temas etmeden entelektüel görünmeyi sürdürebilmektir.
“Kana rengini veren madde nedir?” sorusuna “domates, kiraz, salça” cevabı verilen bir ülkede öncelik hemoglobini anlamak olamaz zaten.
Önce Heidegger çözülecek.
Önce postkolonyal kırılmalar tartışılacak.
Önce Doğu’nun Batı algısına dair teorik krizler konuşulacak.
Şehrin ekonomisi tefecilerin arasında sıkışmış, insanlar borç altında eziliyor, üniversitenin kendi DÖSİM’i bile mahkeme konusuyken; akademinin en büyük heyecanı epistemolojik açmazlar oluyor. Çünkü bu düzende teori, çoğu zaman hakikatten kaçmanın en şık yoluna dönüşüyor.
Memlekette yolunda gitmeyen o kadar çok şey olmaya başladı ki, her şey zamanla karikatüre dönüşüyor.
Cehalet özgüvenle, vasatlık unvanla, liyakatsizlik ise temsil kabiliyetiyle dolaşıyor.
Meyhane açılışlarının dualarla yapıldığı, gösterişin samimiyetin yerini aldığı bir çağda; elbette en “can alıcı” mesele oksidentalizm olacaktır.
Çünkü burada çoğu zaman sorunlar çözülmez; sadece üzerleri daha akademik kelimelerle örtülür.