4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu’nun 30. maddesi aslında çok net bir şey söyler.

Lafı dolandırmaz, açık konuşur:

Bir yapıyı kim yaptıysa, o yapıda hata varsa, kötü malzeme kullanıldıysa ya da iş düzgün yapılmadıysa bunun hesabını verir. Hem de sadece iş bitene kadar değil, bittikten sonra da tam 15 yıl boyunca.

Yani mesele bu kadar basit:

Yapılan bina fenne ve tekniğe uygun yapılmadıysa, kötü malzeme kullanıldıysa, arızalar çıkartıyorsa, sorumlusu onu yapandır.

Üstelik sadece ana müteahhit değil, işi yapan taşeron da bu sorumluluğun içindedir.

Kanun açık. Tartışmaya, yoruma kapalı.

Ama gel gör ki iş uygulamaya gelince tablo tamamen değişiyor.

Bugün etrafımıza baktığımızda ne görüyoruz?

Daha yeni yapılmış otoparklar su alıyor.

Okulların duvarları çatlıyor.

Boyalar kabarıyor.

Zeminler kayıyor, yollar çöküyor.

Peki böyle bir durumda ne olması gerekir?

Kanunun devreye girmesi gerekir.

“Bu işi kim yaptıysa gelsin düzeltsin, bedelini ödesin” denmesi gerekir.

Ama öyle olmuyor.

Onun yerine ne duyuyoruz?

“Kullanıcı hatası…”

“Zamanla oldu…”

“Normaldir…”

“Afettir…”

Ve konu sessizce, mahir ellerle sihirli dokunuşlarla kapatılıyor.

Kanun istediği kadar net bir şekilde “15 yıl boyunca sorumlusun.” desin.

Peki neden bu sorumluluk işletilmiyor?

Çünkü ortada ciddi bir boşluk var:

Takip eden yok.

Üstüne giden yok.

Hesap soran yok.

Hal böyle olunca kanun kağıt üzerinde kalıyor, hayatın içine hiç girmiyor.

Ve en tehlikelisi şu:

Kötü iş yapanın başına bir şey gelmeyince, kötü iş yapmaya devam ediyor.

Çünkü biliyor ki bedel ödemeyecek.

Sonuç mu?

Aynı hatalar tekrar ediyor.

Aynı sorunlar büyüyor.

Aynı masraflar yeniden yapılıyor.

Ve en sonunda faturayı kim ödüyor?

Vatandaş.

Hülasa:

Sorun kanun eksikliği değil.

Sorun, var olan kanunun uygulanmaması.