Bir kasanın iki yüzü

İnsan artık sebze haline gidip Gönül rahatlığıyla kasa işi ürün almıyor.

Kasanın üstü göz alıcı, parlak, seçilmiş ürünlerle dolu; altına baktığınızda ise çürük, ezik ya da tamamen zıttı bir manzara… Bu sadece bir ticaret meselesi değil; bu, ahlak meselesidir. Bu, vicdan meselesidir.

Peki soralım:

Bu doğru mu?

Bu ahlaki mi?

Bu İslami mi?

Ahlak ve doğruluk dini olan İslam penceresinden tek bir hadis durumu özetliyor:

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir gün pazarda gezerken bir satıcının buğday yığınına elini daldırır. Altının ıslak olduğunu fark eder ve sorar: “Bu nedir?” Satıcı, yağmurdan ıslandığını söyler. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:

“Islak olanı üste koysaydın ya! Bizi aldatan bizden değildir.”

Bugün yaşadığımız tam da bu değil mi? Üstü süsleyip altı gizlemek… Gösterişle güveni örtmek… Bu, sadece müşteriyi kandırmak değil; toplumun temelini sarsmaktır.

Düşünün… Ticaret sadece kazanç kapısı mı; aynı zamanda dünya ve ahiret sermayesi değil mi? Dürüst olmak o kadar mı zor?

Şimdi soralım:

Kim suçlu?

Tarlada alın teriyle üreten mi?

Onun ürününü alıp şekillendiren komisyoncu mu?

Yoksa göz göre göre susan, denetlemeyen, görmezden gelen sistem mi?

Belki de suç, zincirin tek bir halkasında değil… Ama çözüm de öyle değil. Herkes kendi payına düşeni yapmak zorunda.

Üretici helal üretmeli.

Aracı adil davranmalı.

Satıcı dürüst olmalı.

Denetleyen görevini yapmalı.

“Kim hile yaparsa bizden değildir.” diyen bir Peygamberin ümmetine hile yakışıyor mu?

Bu söz, sadece bir uyarı değil; bir çizgidir. O çizginin bu tarafı güven, diğer tarafı çöküştür.

Bugün insanlar şunu da soruyor:

Ürün Avrupa’ya gönderilirken, en küçük görünen ya da görünmeyen hileden bile neden özellikle kaçınılıyor? Neden aynı ürün oraya giderken daha dikkatli seçiliyor, daha özenli hazırlanıyor ve kusursuza yakın hâle getiriliyor?

Demek ki yapılabiliyor…

Demek ki mesele imkân değil, tercih meselesi.

Çoğunluğu dar gelirlilerden oluşan halkına, din kardeşine bu şekilde davranmanın psikolojik açıklaması ne olabilir?

O zaman derdimizi kime anlatalım?

Odalar, birlikler, kooperatifler… Bunlar sadece isimden ibaret yapılar değildir. Kanunen; üyelerinin mesleki faaliyetlerini düzenlemek, meslek ahlakını ve disiplini korumak, haksız rekabeti önlemek, piyasada güven ve şeffaflığı sağlamakla yükümlüdür. Gerektiğinde denetim mekanizmalarını işletmek, üyelerini uyarmak, disiplin süreçlerini çalıştırmak ve kamu adına sorumluluk almak zorundadır.

Ama eğer bu yapılar asli görevini unutup siyasi çekişmelerin sahnesine dönüşürse, orada adalet değil menfaat konuşur. O zaman sadece üretici değil, tüketici de sahipsiz kalır.

Oysa ihtiyaç olan şey çok basit:

Adalet.

Şeffaflık.

Vicdan.

Unutmayalım:

Bir toplumda ticaret bozulursa, güven bozulur.

Güven bozulursa, huzur bozulur.

İşte bu yüzden mesele sadece bir kasa meyve değil…

Mesele, bir toplumun aynaya bakabilme meselesidir.

Not: Bu fotoğraf, bugün alınan bir kasada artık saklanma gereği de duymayan bir gerçeğin ta kendisidir.

{ "vars": { "account": "G-4X68F4KLEK" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }