Aydınlar'ken Tillo'yu, Tillo'yken Aydınlar'ı Arayan İlçe

Hafta sonu yolumuz Tillo’ya düştü. Bir dostumuzun acısını paylaşmak için…

Fatiha’larımızı okuduk, edilen dualara “âmin” dedik. Taziyenin o ağır, insana ölümü hatırlatan sessizliğinden sonra içimde bir düşünce kıpırdadı:

“Hazır gelmişken, İbrahim Hakkı Hazretleri’nin tefekkür tepesi diye bilinen kaleye çıkalım.”

Hani şu, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu Üyesi Ümit Meriç’in 2007 yılında davet ettiğimizde hayran kaldığı…

Kale dönüşünde “Ben evliyaların huzuruna araçla gidemem” deyip yürüdüğü, hatta ilçeye girişte ayakkabılarını çıkarıp yere basarak çıktığı o tepe…

Belki biraz nefes alırız, belki manzaraya bakarken içimize de bakarız diye düşündük.

Ama daha yokuşun başında bir şeyler ters gitmeye başlamıştı.

Gözümüze çarpan ilk şey ne şiddetle esen rüzgâr oldu ne de dağ ve vadilerden oluşan manzara…

İş makinaları ve betondu.

Tepe boyunca yükselen villalar… Sanki ilçe, Tillo isminden ziyade Aydınlar ismine duyduğu özlemi haykırıyordu. Tillo’yu Tillo yapan ruh ve hafızaya adeta bir format atılmak isteniyor; manadan çok maddeyi önceleyen bir görüntü hâkimdi.

Tepenin girişinde bir kontrol noktası.

Durduk.

“Giriş 80 TL.”

Kaleye düzenleme yapıldığını biliyordum. Ücret alındığını da hatırlıyordum. Ama uzun zamandır gelmeyince insan hem unutuyor hem de değişimin hızına yetişemiyor. “Bu parayı almayı hak edecek bir şeyler vardır” deyip verdik parayı, içeri girdik.

İçeride birçok yeni bina yapılmıştı.

Ama hepsinin üzerinde dolaşan ortak bir şey daha vardı:

Boşluk.

Kapı kapı dolaştık. Mekânları tek tek kontrol ettik. Hepsi kapalıydı.

İnsan sesi yoktu. Hayat emaresi yoktu.

Sanki bir yer yapılmış ama içine hayat konulması unutulmuştu.

Mescide yöneldik.

“Hiç değilse abdest alır, namazımızı kılarız” dedik.

Ama su yoktu.

Yeni yapılmış mescidin hâli ise daha sarsıcıydı. Duvarlar nemli ve dökülüyor, tavan boyaları kabarmıştı, bakımsızdı… Ve duvarlarda gezinen solucanlar… İnsan bakmaya utanıyor, ama gözünü de alamıyordu. Çünkü görülen şey sadece bir ihmal değil; bir mananın çöküşü gibiydi.

Daha da acısı…

Kaleyi “kale” yapan o meşhur ışık hadisesinin örme taş duvarı…

Eskiden sadeliğiyle kendini hemen belli eden, anlamıyla insanı sarsan o yapı…

Şimdi neredeyse görünmezdi.

Gösterişin içinde kaybolmuştu.

Sessizliğin içinde konuşan o eski ruh artık susuyordu.

Tepeye çıktık.

Ama bir yere varamamış gibiydik.

Burası artık bir tefekkür tepesi değildi.

Belki bir “keyif tepesi” yapılmak istenmişti.

Ama ortada ne tefekkür vardı ne de keyif…

İkisini de kaybetmiştik.

Aşağı inerken içimizde tek bir soru yankılandı:

“Biz bu 80 TL’yi neye verdik?”

Cevap yoktu.

Belki de mesele hiçbir zaman 80 TL değildi.

Belki asıl kayıp, bir tepenin anlamını yitirmesiydi.

Belki de biz, fark etmeden sadece bir mekânı değil, bir ruhu kaybetmiştik.

Ne tam Tillo, ne tam Aydınlar. İki isim arasında kaybolan bir ruh. Aydınlar’ı özleyen Tillo, Tillo’yu unutan Aydınlar...

{ "vars": { "account": "G-4X68F4KLEK" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }