22 Mayıs 2012 Salı

Kardeş Kavgası Ne Zaman Son Bulacak?

19 Ağustos 2011, 21:06
Bu makale 3064 kez okundu
Kardeş Kavgası Ne Zaman Son Bulacak?
Türkiye, en kritik süreçlerden birini yaşıyor…
“Ne asker ocağından evlatlarımızın cenazeleri gelsin, ne de dağdan” derken, yıllardır süren çatışmalar içinden çıkılamaz bir hâl alıyor…
Türküyle, Kürdüyle, Arabıyla, Çerkeziyle, Lazıyla ve kısacası Türkiye’de yaşayan herkese yılladır büyük acılar yaşatan bu sorunların çözümü o kadar basit ki...
Maalesef, masa başında çözebileceğimiz bu sorunu yıllardır silahla çözmeye çalışıyoruz. Bugüne kadar silahla, savaşla, ölümle çözülemeyen bir sorunun bundan sonra da silahla çözüleceğine ihtimal vermiyorum…
Daha önce de birçok yazımda belirttiğim gibi; bu sorun masa başında çözülür ve çözüm yeri de meclistir…
Her ne kadar öldüklerinde birinin sıfatı “şehit” birinin sıfatı “terörist” olarak tanımlansa da; asker ocağında ölenler de, dağda ölenler de bizim evlatlarımız, bizim çocuklarımız, hatta birçok defa şahit olduğumuz gibi aynı ananın öz evlatları…
Nedense sorunun çözümüne gelince, siyasi ve ekonomik emeller nedeniyle tıkanıyor çözüm yolu. Bu konuda da en büyük görev; tabi ki de siyasilere, seçilmişlere, bu sorunları çözmeleri için Ankara’ya gönderdiğimiz vekillere düşüyor…
Asker ocağından şehit haberlerini almaktan; çatışma, operasyon, saldırı, savaş, ölüm kelimelerini duymaktan artık bıktık! Geçmişte yapılan yanlışlıkların cezasını maalesef hepimiz çekiyoruz, hak etmediğimiz hâlde; ama nereye kadar?...
Anaların dökmediği gözyaşı, yakmadığı ağıt, çekmediği acı kalmadı!...
Bir an önce kendimize gelmemiz, bir arkadaşımın her seferinde kullandığı deyimle; “Şapkamızı önümüze alıp, başımızı da iki elimizin arasına alarak düşünmemiz lazım”…
Bu savaşın galibini aramanın da zamanı geçti, haklıyı ve haksızı ortaya çıkarmanın da…
Vakit çok geç, çünkü yara kanıyor hem de oluk oluk kanıyor…
Her zamankinden daha fazla birliğe ve beraberliğe ve en önemlisi de bu kritik süreçte “sağduyu”ya ihtiyacımız var. Yüzyıllardır omuz omuza düşmana karşı savaşmış ataların evlatları, bırakmış düşmanları birbirine girmiş. Bu olmaz, olmamalı!...
İlk olmayan bu acıların, bu mübarek Ramazan ayı hürmetine bir son bulmasını temenni eder, aramıza nifak tohumları eken her kimse, Allah masum insanımızın, ölen evlatlarımızın hakkını onlara bırakmasın diyorum…
Saygılarımla…

YORUM YAZ

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.

      Yorumlar
      Toplam 36 yorum mevcut

    • gülşen içli 3 ay önce yorumlandı

      evet bunlar insani talepler. zaten bunun için akparti de dünyada eşi benzeri görülmemiş bir siyasi risk alarak örgüte dedi ki:"madem barış istiyorsun al sana özel çadırda özel mahkeme aynı gün sizi salıvereyim. ve öyle de yaptı. bununla yetinmedi bizzat devletin görvlilerini örgüte göndererek bizzat ne istediklerini onların ağzından dineyip anlamak istedi. peki örgüt ne yaptı üç beş eli silahlı ve eli kanda olan örgüt elemanı gelince bunu kürtlerin içinde kendi lehine siyasi bir ranta dönüştürdü. örgütle devlet görüştüğü sıralarda otuza yakın insanımızı kürt-türk demeden sırf askerdir diye öldürdü. bu örgütün mayasında barışın yeri olabilir mi? fecri beyin yazdiklari bu aci gerçeği bize bir kere daha hatirlatti. siyasi ranttan dolayi gerçekten de bazı siyasiler tarafından resmen sabote edilmiştir. inşallah bir tek canımız bile yanmadan örgüt kesin olarak sılahı bırakırda kürtlerin eli daha dagüçlenmiş olsun. yoksa eli tetikte olan birisi başkasının barış elini asla tutamaz!

    • kasımurat 4 ay önce yorumlandı

      uyuma fecri haberi yayınla.kurtalana beklıyoruz

    • celal duran @sedat akyıl 5 ay önce yorumlandı

      fecri bey (eğer zaten butun medya sennin gbi trafsiz olursa en kısa zamnda bu sorun çozulur)

    • serhat 5 ay önce yorumlandı

      sema ayşgül siz gerçekten insan değilsiniz....insanların ölümüne sevinenle insanlıktan nasibini almayanlardı sizin gibiler siyasetten anladığını sanarlar ama sizin hiçbirşeyden anladığınız yok basın duyduğunuz sözleri burada kullanıyorsunz.bu yazıyı yazan fecri barlık'ı kutlarım

    • Hikmet 7 ay önce yorumlandı

      bence bu bir insalık anlayışıdır sema hanım gerçekten insalıktan nasibini almış bir insanın bu şkeilde düşünmesi lazım.ben radıkal bir bdp destekcisiyim ama gerçekten bir asker öldüğü zaman içim yanıyor hangı küçük kız çoçuğu yetımkalacak diyorum hangi kadınımız dul kalacak hangi annenin içi yanacak.yazıktır yazık gençler ölüyor gençler.genç yaşta ölmek nedmek bilen warmı.türk halkını yöneten bu zihniyet türk halkına zarar vercek gerçekten sadece kürt sorunundan değil orta doğuda raikal düşmanlar edindibu hükümet türk halkı büyük zararlar görebilir.

    • sema 7 ay önce yorumlandı

      siz bir teröristle bir şehidi aynı tutuyorsunuz bu nasıl bir anlyıştır sayın barlık...

      Silrt Manşet Notu: Aynı IP numarası ile ama farklı 3 isimle gönderdiğiniz her 3 yorumunuz da onaylanmıştır. Bundan sonraki yorumlarınızda lütfen dikkat ediniz. İlginize teşekkürler.

    • ayşegül 7 ay önce yorumlandı

      dağdaki çocuk için "bizim çocuğumuz" diyorsunuz peki evlat dediğiniz gençler vatanına milletine hain olabilir mi kardeşini katledebilir mi lütfen...

    • asiye 7 ay önce yorumlandı

      allah her insana bir irade vicdan vermiş değil mi kimse kusura bakmasın ama terörist bir insanın ne vicdanı vardır ne de dini imanı ayrıca ortada bır kürt sorunu falan da yok sorun türkiye deki bireylerin birbirine kırdırıp kaos oluşturmak...

    • Murat KARA 7 ay önce yorumlandı

      fecri bey,yazdıklarınızın tamamen haklı ve doğru olduğunu belirtmekle birlikte,biz bölge insanı bu işi 90'lı yıllardan beri hep dile getirdik.bölge insanimizi bağriniza basin,yardim eli uzatin,kucaklayin,ötekileştirmeyin.ama sirf bazilarina kapikululuk,mevki-makam aşki,hainlik vs vs'ler ile dişlanildi.sizinde belirttiğiniz gibi şimdi oluk oluk kanama var.bu işin basinda bulunan açilim sorumlulari heva ve nefislerini işin içine kariştirdiklarindan muvafakiyet/başarida sağlanamamaktadir.
      bölgeye kendi vatani gibi gören,uzun vadeli,halki kucaklayacak mülki amir,emniyet gücü,muallim,memur vs.atanmali hatta bu kimseler bu bölgelerde sabit kalmali ve hizmet etmeliler.kanama şahdamarda olduğundan çaba,azim ve gayret daha fazla olmalidir.bu vatan hepimizin,bu bölge insani dinine,mukaddesatina,örf-adetlerine bağli sadik insanlardir.bunu ne gizli güçler,ne de örgütler değiştiremeyecektir.

    • bedrettin 7 ay önce yorumlandı

      ne zaman, inaç ve insani yönlerimizi maddi menfaat için kullanmaktan vaz geçersek, yeryüzündeki bütün nebatlar, yaratan tarafında insanların ihtiyaçları için üretildiğini fark etsek, mal ve mülkün sahibi bizler değil Allah'tır gerçeğini kabul etsek, o zaman bu tür kavgalarda son bulur. çünkü her şey menfaat içindir.

    • joseph desire mawaye 8 ay önce yorumlandı

      you are so successful a journalist mr barlik :D ı read your news everytime ı like these...so thank you very much for this subject :D

    • Nazlı Yazar 9 ay önce yorumlandı

      Geniş düşünmek gerekirse bence güzel bir konuya değinmişsin..

      Terörist yada şehit ikiside bir Annenin evladı... Herkesin düşüncesi farklı olabilir ama Fecri Beyin Burda Değindiği; kardeşlik... Onlar buna yanaşmasa da Fecri Bey bu yazıyla belkide bu yazıyı okuyan herkese bir mesaj göndermiştir... Kurtuluş savaşı sırasında nasıl ki tek yürekidiysek bence bunu birdaha başarabiliriz... Esenle kalın...

    • SALİH DURMAZ*-İSTANBUL 9 ay önce yorumlandı

      Dün Hindistan'ın ikinci üç aylık büyüme rakamları açıklandı.
      Hindistan'da büyüme hızı beklenenin üzerinde yüzde 7.8 olarak gerçekleşti. Peki Hindistan niye hızlı büyüyor?
      Çünkü ülkedeki iç talep çok güçlü. Dünyanın ikinci büyük nüfusuna sahip olan Hindistan'da ücretler bu yıl ortalama yüzde 13 oranında yükseldi. Yani insanların satın alma gücü ciddi oranda arttı.
      Bir de Hindistan'da toplam gelirin yüzde 58'ini hızla gelişen turizm, bankacılık ve telekomünikasyon sektörlerinin oluşturdugunu da belirtmek gerekiyor.
      Hindistan örneğini niye verdiğimize gelince....
      ..
      Zengin ülkelerin yöneticileri, sürekli risklerin yükseldiğinden söz ederek kendi devletlerinin yaşadığı mali krizi ihraç etmeye çalışıyorlar.
      Gelişmekte olan ülkeleri korkutarak, kendi krizleri için kaynak toplamayı amaçlıyorlar.
      Mesela IMF Başkanı Christine Lagarde, dünya ekonomisinde risklerin yükseldiğini ileri sürüyor.
      ..
      Fakat risklerin niye yükseldiğini açıklamıyor.
      Sebebini söylemiyor.
      Doğrudan alınacak önlemlere geçiyor ve bu tedbirleri, "Avrupa ekonomisi için kamu maliyesinde sürdürülebilirliğin sağlanması, bankaların sermayesinin arttırılması ve Avrupa Birliğinin yeni bir gelecek vizyonu yaratması" olarak sıralıyor.
      Lagard, Amerikan ekonomisi için de kamu borçlarının azaltılması ve konut kredilerinin yeniden yapılandırılmasını öneriyor.
      Lagard'ın, zengin ülkelerin yaşadığı devletin mali krizinin asıl nedenini analiz etmemesi dogrusu çok tuhaf.
      ..
      Tamam, devletler, 2008 krizinde özel sektörü kurtarmak için borçlandılar ve bu yüzden kamunun bütçe açıkları yükseldi ama bugünkü krizin asıl neden bu değil.
      Peki zenginlerin yaşadığı krizin gerçek nedeni ne? Zengin ülkelerin kamu maliyesi sorunlarının asıl nedenlerinden biri, tarıma verdikleri aşırı devlet yardımları ve adaletli olmayan dış ticaretleri.
      Zengin ülkeler, gelişmekte olan ülkelerden tarım ürünü almamak için kendi çiftçilerini yüksek gümrük duvarlarıyla koruyorlar ve yüksek tutarda devlet yardımı veriyorlar.
      ..
      AB bütçesinin her yıl yüzde 52'si tarım yardımlarına gidiyor.
      ..
      ..
      ABD ise her yıl kendi çiftçilerine 350 milyar dolar yardım veriyor.
      ..
      Buna karşılık fakir ülkelere ise, "siz, sanayi ürünleri ithalatında gümrükleriniz sıfırlayın" diyorlar. Böylece fakir ülkelerin tarım ürünlerine ithalat engelleri koyarak kendi üreticisini koruyan zenginler, fakir ülkelerin daha ucuza ürettiği tarım ürünlerini satın almayarak onların sürekli fakir kalmasına neden oluyorlar. Afrika'da yaşanan fakirlik ve açlık sorununun asıl nedeni de zengin devletlerin bu insafsızlığı zaten.
      Zengin ülkeler Afrika'nın tarım ürünlerine pazarlarını açsalar, Afrika'dan yıllık tarım ürünü ihracatı 600 milyar dolara ulaşabilecek.
      ..
      Böylece Afrika'da ne fakirlik ne açlık kalacak.Bunu bir türlü yapmayan zengin ülkeler, üstüne üstlük bir de fakir ülkelerdeki yerli işbirlikçi lobilerle elele verip kredi notunu düşük tutarak o ülkeyi daha da çökertiyorlar.
      ..
      Yüksek faizlerle borç verip ona silah satıyorlar. Ama bu soygunun sonuna artık gelindi.
      .
      Japonya'nın 20 yıl önce içine düştüğü duruma, şimdi Batılı zenginler düşüyorlar çünkü. Onlar da Japonlaşıyorlar.
      Japonlaşma, yüksek devlet borcu ve bütçe açığı olan, sıfır faize rağmen yatırım yapılmayan ,yaşlı nüfusu olan, siyasi kilitlenme yaşayan, büyüyemeyen, zombi bankalara sahip bir ekonomiyi anlatmak için kullanılıyor.
      ..
      İşte şimdi bu hastalık belirtilerinin hepsi ABD ve zengin AB ülkelerinde ortaya çıkıyor.
      Mesela İtalya, tam 10 yıldır büyüyemiyor.
      Dolayısıyla riskleri artan ülkeler gelişmekte olanlar değil, zengin olanlar.
      Bugün gelişmekte olan ülkelerin güçlü iç talepleri ekonomilerinin hızla büyümesine neden oluyor.
      Hindistan, Tayvan, Güney Kore, Malezya'da büyüme hızı artıyor.
      Çin'in büyümesi beklentinin üzerinde, Brezilya ve Rusya'da büyüme problemi yok.
      .
      O halde kimin riski çoğalıyor?
      Zengin ülkelerin riskleri çoğalıyor. Çünkü dünya üretiminin artık yarısından fazlasını gelişmekte olan ülkeler yapıyorlar...
      Dolayısıyla dünya ekonomisi dönüşüyor ve gelişmekte olan ülkelerin ağırlık kazandığı yeni bir döneme giriyor.
      ..
      .

      Gelelim Türkiye ekonomisine.....
      ..
      Türkiye ekonomisi için şu anda dünyanın en sağlam ekonomisi diyebiliriz..
      ..
      Çünkü kamu maliyesinde sorun yok.
      Borç yükü ve bütçe açığı düşük seviyede.
      Bankaların sermayeleri yeterli.
      Zombi banka yok.
      Nüfus yapısı genç.
      Ve sonuçta iç talep güçlü.
      Siyasette kilitlenme yok.
      Yeni yapılan genel seçimlerde yüzde 50 oranında oy alan halkın güvendiği bir siyasi parti ülkeyi yönetiyor.
      Askeri vesayet azaltılıyor.
      Risk olarak dile getirilen cari açık, özel sektörün kendi kendisine borçlanmasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla vadesi geldiğinde borçlarını paşa paşa ödüyorlar.
      İşte bu nedenle Türkiye, zengin ülkelerin krizinden kendini ayrıştırıyor ve dönüşen dünya ekonomisinin en güçlü oyuncularından biri oluyor.
      Bu yüzden ekonomiyi kafeslemeye ve balyozlamaya çalışanlara kulak asmayın.

    • SALİH DURMAZ-İSTANBUL 9 ay önce yorumlandı

      KÜRTLER;
      SEKÜLER-SOLCU-LAİKÇİ-JAKOBEN;
      19.YÜZYIL ARTIĞI STALINCI FİKRİYAT VE TEŞKİLATLANMA TARZINDAN KURTULDUKÇA,
      KİMLİKLERİNE KAVUŞACAKLAR,
      GELİŞME VE KALKINMA -DAN HAK ETTİKLERİ PAYLARI ALACAKLAR.
      ..
      SİLAHLI-YASADIŞI;İÇ VE DIŞ ODAKLARIN MAŞASI HAREKET KESİNKES MAĞLUP EDİLİYOR.
      YENİ DÖNEMDE AKIL VE SAĞDUYU GALİP GELECEK İNŞAALLAH.
      ..

      ..
      İran Xinere'yi,
      Türkiye Xakurk'u bombalıyor.
      Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, PKK-PJAK kamplarını ablukaya almış durumda. ABD'nin Irak'taki İşgal Güçleri Komutanı sekiz senedir ilk defa, PKK kamplarına yakın bölgelerde devriye görevi yapacaklarını, yani bu ablukaya katılacaklarını açıklıyor.
      ......
      ....

      'Silahlı Kürt Ulusal Hareketi askerî açıdan ağır bir yenilgi ile karşı karşıyadır.
      ..
      Bugüne kadar komplo teorilerine itibar etmedim. Ama edenlerin verdiği kararlar, attığı adımlar da önemli sonuçlar doğurduğu için 'kim hangi komploya inanıyor?' sorusu, bazen gelişmeleri öngörmek için önemli hale geliyor...
      ..
      Yine PJAK İran'a ateşkes önerisinde bulunmuş. PJAK'ın bu ateşkes önerisinde kullandığı şu cümleyi, komplolara itibar edenlerin dikkatine sunmak lâzım.
      ..
      PJAK, ateşkes önerirken; "Bu süreçte savaşın durdurulması için bazı dost kesimler ve şahsiyetler bizimle İran arasında belli bir rol oynadı. ..
      Bu dost kesimler bizden savaşın durdurulması talebinde bulundu." şeklinde bir ifade kullanıyor.

      Soru ise şu: 'Kim bu dost kesimler?' Bunlar bazı ülkeler olmalı.
      ..
      Peki, hangi ülkeler? Bu ülkelerin kimler olduğunu bulmak için bölgedeki son gelişmelere bakmak yeterli değil mi? PJAK, PKK'nın İran'daki uzantısı.
      ..
      Demek ki PKK İran ve Türkiye arasına sıkışmaktan ve yok edilmekten kurtulmak için düşmanlarından birini saf dışı bırakmaya çalışıyor.
      ..
      'Bazı dost kesimler'in, 14 Temmuz'daki Silvan saldırısına ve devamında tırmanan şiddete de ilham kaynağı oldukları açık. Sadece tutmayan bir hesap var. Türkiye ve İran, Suriye üzerinde bilek güreşini sürdürüyor...
      ..
      Bu rekabetin PKK'nın önünü açacağını hesap eden 'bazı dost kesimler' yanılmışlar...
      Türkiye ve İran aralarındaki anlaşmazlıkları bir kenara bırakıp PKK-PJAK konusunda Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve dolayısıyla ABD'yi de dâhil ederek bir uzlaşmaya varmışlar.

      'Kürtleri kim oyuna getiriyor?' sorusunu, özellikle komplolara mütemayil Kürt siyasetçilerin cevaplaması lâzım. Pazar günü yapılan BDP kongresi, Kürt siyasetindeki dağınıklığın, inisiyatifsizliğin somut işaretlerini verdi.
      ..
      ..
      Kürt siyaseti içindeki çoğulculuktan bir strateji üretemiyor. .
      'Çoğulculuk' ile kastım siyasî yelpaze değil. 'Bazı dost kesimler'in çokluğu. Aracılık yapan her 'dost kesim'in hesabı farklı olduğu için, ortak bir hesap geliştirilemiyor.
      ..
      .
      Kürtler fena şekilde oyuna getiriliyor.

      Deniz Gezmiş'in resmi, bir BDP kongresinde, bir de Kürt düşmanlığının en amansızını yapan bir grubun web sitesinde bulunuyor. ..
      Dün kendilerine verilen bombaları sağa sola atarak birilerinin oyununa gelen ve sonunda bozuk para gibi harcanan Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan gibi, bugünün silahlı Kürt siyasetçileri bu sefer daha enternasyonal 'dost kesimler'in benzer oyununa geliyorlar. ..
      ..
      Selahattin Demirtaş yağıp gürlüyor, "Öcalan'la acil müzakere öneriyoruz" diyor.
      ..
      Muhatabı, bu müzakereyi yapacak olan devlet kadrosu değil, doğrudan Kürtler. Diğer Kürt gruplara 'Biz herhangi bir Rafızî eğilim içinde değiliz' mesajı veriyor. 'Yemin için şartlar daha oluşmadı' sözü, 'bu konuda talimat bekliyoruz, kendi başımıza karar vermeyeceğiz' anlamına geliyor.

      Pazar günkü BDP kongresi Kürt siyaseti için bir dönüm noktası olabilirdi...
      Ancak korkunun dağları hâlâ beklediği anlaşılıyor. ..
      .
      Taraflar oyunun sonunu görmeye ve ona göre vaziyet almaya çalışıyor. .
      ..
      Son savaşı PKK başlattığına göre içi boşalmış 'barış' laflarının hiçbir anlamı ve karşılığı yok. Herkes boğazına kadar reel-politik sorunlarla boğuşuyor. Kürtler oyuna getiriliyor.
      ..
      ..
      Bu yüzden kimse inisiyatif geliştiremiyor. ..
      .
      'Bazı dost kesimler'in derdinin Kürtler olmadığını fark edene kadar da geliştiremeyecekler. ..
      ..
      Hâlbuki çözüme giden yol şu basit prensipten geçiyor: 'Kürt'ün Türk'ten başka dostu yoktur.'..
      Anadolu'da 500 yıllık tarih bu prensibin üzerine inşa edildi...
      ..
      Üç sene sonra tamı tamına 500 yıl...

      KÜRTLER,TÜRKLER,İSLAMLAR KARDEŞTİR.
      BUNUN İÇİNİ BOŞALTANLAR KALLEŞTİR KALLEŞ.
      ..
      SELAMLAR.

    • OĞUZHAN DURUKAN-İSTANBUL 9 ay önce yorumlandı

      TEK YOL:İSLAM KARDEŞLİĞİ-BİRLİĞİ
      ..
      DEMOKRASİ,HUKUK DEVLETİNI KURMUŞ BİR TÜRKİYE.
      .
      KALKINMA-GELİŞME İVMESİ YÜKSELEN BİR TÜRKİYE.
      ..
      ÇOK DİLLİ,ÇOK DİNLİK,ÇOK KÜLTÜRLÜ BÜYÜK DEVLET İNŞASI.
      ..
      Türk ve Kürt milliyetçilerinin "Bize İslam kardeşliğinden bahsetmeyin, kardeşlik sorunu çözmüyor" dediği bir dönemden geçiyoruz.


      Biz tam aksine, "kardeşlik"ten bahsetmeye ve arada her ne sorun varsa bu zeminde çözülebileceğini söylemeye devam edeceğiz.

      "Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah'tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz." (49/Hucurat, 9-10)

      İlke olarak Müslümanlar kardeştir, bir beden gibidirler; küçük ölçekte cemaat, evrensel ölçekte ümmet bilinciyle hareket ederler.
      Aralarındaki sahici ilişki kardeşliğin dışında başka hiçbir bağla tesis edilemez.
      .
      Kardeşliği de iman tesis eder. Kardeşler arasında çatışmalar vuku buluyorsa, hakikatte iman artık fonksiyon göremez hale gelmiş demektir. Bu da hem istenmeyen hem aslında -prensipte- beklenmeyen bir durumdur.
      ..
      "Din kardeşliği" soy ve ırk (nesep) kardeşliğinden daha sağlamdır.
      .
      Çünkü nesep kardeşliği, din konusunda ayrılık ortaya çıktığında sona erer, yani aynı anne ve babadan doğan kardeşlerden biri dinden çıkacak olursa, geride kalanların kardeşi olmaktan çıkar.
      ..
      İslam'ın adeta bir baba gibi olduğuna işaret etmek üzere "Mü'minler ancak kardeştirler" buyurmuştur.
      ..
      İki Müslüman topluluk arasındaki ihtilaf, bir ailenin iki kardeşi arasındaki ihtilaf gibidir. .
      "Takva" ihtilafı çözecek davanın zeminidir...
      Yani müdahil güç Allah'tan sakınıp korkarak ve kardeşlerden birini haksızca tutmayarak barışı tesis edecektir..
      Kim haklı ise onun hakkı teslim edilecek, zalime yaptırım uygulanacaktır.

      İbn Haldun bu ilişkiyi "nesep" ve "sebep" kardeşliği olmak üzere formüle etmiştir. "Nesep kardeşliği" aynı anne ve babadan olan kardeşler için söz konusudur, "sebep kardeşliği" bir sebebe, manevi bir bağa (din) dayalı olarak kardeş olanları ifade eder. Benim babam İslam'dır, başka babam da yoktur."

      Mevlânâ : Sen'den başka nesep bilmiyorum."

      Müslümanlar arasındaki iman kardeşliği hukuki zeminden yoksun soyut bir ilişkiden ibaret değildir...
      Nasıl bir babanın vefatıyla mirası kardeşler arasında belli bir hukuka göre taksim ediliyorsa, "Müslüman kardeşler" arasındaki ilişki de belli bir hukuk zemininde düzenlenir...
      ..
      Bu bireysel düzeyde öyle olduğu gibi cemaat, topluluk, etnik, mezhebi vs. düzeylerde de öyledir..
      Hukuk ve yargı sisteminin baktığı her dava, hakikatte ya "insanlıktan" yani Âdem ve Havva'dan veya dinden olan "kardeşler arasındaki ihtilaflar"dan kaynaklanmıyor mu? Kur'an ve Sünnet, kardeşliğin bir hukuk zemininde kurulduğunu, kardeşlerden birinin haksızlık yapması durumunda, haksızın derhal Müslümanlardan oluşan/oluşturulması gereken bir gücün müdahalesiyle -yaptırım gücü olan hakemler heyetince- yola getirilmesi gerektiğini emretmektedir...
      ..
      Müslümanlar barışı, kardeşlik ve dayanışmayı tesis etmeyecek olurlarsa, kardeşlikleri sahici olmayacağından kendilerini dış düşmana karşı koruyacak mukavemet güçleri de kalmaz...
      İnkâra, ahlaki dejenerasyona, hak ve hukuk ihlallerine karşı mücadele edemezler...
      Bu da onların Allah'ın azabına müstahak olmalarına sebep olur.

      "Mü'minler bir tek bedene benzer. Bedenin bir organı rahatsız olursa diğerleri uykusuzluk ve ateş ile onun rahatsızlığını duyar."

    • OĞUZHAN DURUKAN-İSTANBUL 9 ay önce yorumlandı

      PKK'DE,JAKOBEN DEVLET SİSTEMİDE ÇÖKTÜ.
      ÜLKEMİZ YENİ BİR VİZYONLA GÜÇLENİYOR.
      SAVAŞ ARTIKLARINI TEMİZLEMEK İÇİN ÖZEL BİR MASTER PLANI ŞART.
      ..
      Bir süre önce Erdoğan "Kürt sorunu yoktur, Kürtlerin sorunları vardır" dediğinde haklı eleştirilerle karşılaşmıştı.


      Çünkü her şeyden önce Kürtlerin sorunları devletin bu topluluğa etnik kimlikleri nedeniyle yaptığı kısıtlama, haksızlık ve düpedüz zulümden kaynaklanmakta..
      Diğer bir deyişle devlet onları 'Kürt' olarak algıladığı için bütün bu sorunlar doğdu.
      Şimdi Kürtlerin kendi ortak kimliklerini bir kenara koyarak 'birey' haklarıyla yetinmelerini istemek ve beklemek, hem saygısızlık hem de gerçekçi değil.
      ..
      Ayrıca Kürtlerin temel sorunu olan dil 'bireye' değil, topluluğun kendisine ait bir değer ve ancak topluluk ölçeğinde yaşatıp geliştirilebilir. Dolayısıyla Kürtçenin özgürce kullanılması tek tek Kürtlerin meselesi olmanın epeyce ötesinde, o toplumun aidiyet duygusunun zeminini oluşturmakta.

      Gelinen noktaya tarihsel açıdan bakıldığında bu tespit daha da pekişiyor. ..
      Türkiye Cumhuriyeti bir demokrasi olarak kurulmadığı gibi, vesayetçi yapısından da ancak bundan sonra kurtulma fırsatı yakalayabilecek...
      Bu tarihsel arkaplan, Kürtlerin tek tek asimile edilmesine, buna karşılık bir bütün olarak tüm kültürel haklarıyla birlikte yok sayılmalarına yol açtı ve ne devlet ne de çoğunluk 'Türk' toplumu bu durumdan gocunmadı.
      .
      Dolayısıyla şimdi tek tek Kürtlerin Türklerle eşitlenmesi yeterli değil... Kürtlüğün de Türklükle eşitlenmesi gerekiyor.

      Şiddet siyasetinin de işin esasına dönüldüğünde hem pratik hem de ideolojik açıdan devlet tarafından üretildiğini akılda tutmakta yarar var.
      ..
      Pratik açıdan bakıldığında geçmişte devletin şiddet kullanan bir Kürt siyasetini barışçı ve müzakereci olana tercih ettiği açık. Bu alanda devlet stratejisinin askerin uhdesinde kaldığını düşünürsek, şiddet tercihinin yapısal olduğunu ileri sürmek de mümkün...
      İdeolojik açıdan bakıldığında ise, devletin Kürtler açısından şiddeti işlevsel bir siyaset haline getiren bir ortamı bilerek zorladığını teslim etmek gerek.
      Türkiye Cumhuriyeti Devleti demokrasiyi içselleştiremediği ve kuruluştan gelen bölünme/parçalanma korkusunu atlatamadığı için, insanla toprağı bağdaştırabilen bir bakışa hiçbir zaman sahip olamadı..
      .
      Farklılıklar müstakbel bir toprak kaybının habercisi olarak görüldü.
      Bunda gayrimüslimlere yapılmış olanların yaratmış olduğu ve yüzleşilemeyen vicdan azabını rasyonelleştirme arzusunun da payı var...
      ..
      Ayrılıkçılığın gerçek bir tehlike gibi gösterilmesi, muhtemel ayrılıkçılıkla suçlanabilenlerin tasfiyesini meşrulaştırdı...
      Böylece toprakla insan iki bağdaşmaz unsur haline geldi, çünkü topluma kimliğini veren topraktı. Askerin 'vatan' kavramına sıkı sıkıya tutunmasının nedeni, ülke sınırlarını ima etmesi değil, 'Türklüğün' toprakla bağlantılı kılınması, dolayısıyla toprağı koruyanın 'Türklüğü' yönetebilmesiydi.

      Bu iki unsurun uyumu ise ancak bütün insanların bu toprağın ima ettiği kimliğe tabi olmalarıyla, yani asimile olmalarıyla mümkündü. ..
      Diğer bir deyişle devlet toprağın insana değil, insanın toprağa uyması tasavvuru üzerinde inşa edilmişti. .
      Bu durumda devletin Kürtlere 'mesajı' basitti: Bir dönemler MHP'nin sloganı olan 'ya sev ya terk et', yani ya bize benzeyin ya da buradan gidin.....
      Sorun Kürtlerin tam söze dökmeseler de, tarihsel miras olarak 'hem size benzemiyoruz, hem de buradan gitmiyoruz' demesiydi ve dolayısıyla da devlet açısından süreklilik arz eden bir çıbanbaşı olarak algılandı.
      ..
      Ancak Kürt siyaseti 1970'lerde görünür hale geldiğinde bu sorun devlet açısından daha da büyüdü. ..
      ..

      Çünkü devletin koyduğu sınırlar veri alındığında Kürtlerin önünde iki yol gözüküyordu: Ya buradan gitmek ve giderken toprak da götürmek, ya da burada kalmak ve farklı kimliğini hukuki zemine oturtmak...
      ...

      Böylece T.C. Devleti kritik bir yol ayrımına geldi... Her iki çözüm de ona uygun değildi. Birinci yol Türkiye'nin küçülmesi, ikincisi ise bir demokrasi olmasıydı ve askerler her ikisine de karşıydılar. Kürtlerin asimile olmalarının mümkün olmadığı anlaşılınca, topraksız gitmelerini sağlamak üzere bir strateji gelişti. Kısacası Kürtlerin 'toprak isteyen' bir konuma oturması ve böylece devletin Kürt kimliğine ilişkin talepleri gayri meşru kılabilmesi istendi.

      Bu amaçla diğer Kürt siyasetleri değil, PKK desteklendi... ..
      PKK'nın diğer Kürt siyasetçileri öldürmesine ses çıkarılmadı...
      Askerin bir bölümüyle PKK arasındaki ruh benzerliğinin geçmişi bu ortak yararcılığa dayanıyor...
      Kürt siyasetinin ayrılıkçılığa itilmesiyle paralel olarak, devlet bu siyasetin şiddet üzerinden oluşmasını da bizzat kendi şiddetiyle tetikledi..
      ..
      Ne yazık ki Kürtlerin içindeki öngörülü kişiler zaten tasfiye olmuştu ve böylece devletin davetini kabule hazır, şiddeti bayraklaştıracak bir anlayış Kürtleri kendi tahakkümü altına alabildi...
      Öyle ki bugün devlet demokrasi olmak isterken bile, Kürt siyaseti hâlâ vesayetçi ortamın kodlarından kurtulamıyor.

      Burada kalmak ve kendin olmak artık mümkün... .
      Üstelik Kürtler de bunu istiyor....
      Ama şiddet sürüyor..
      Çünkü alternatif yol demokrasi olmak ve aslında Kürt siyaseti de, aynen devlet gibi demokrasiyi yadırgıyor.

    • SALİH DURMAZ 10 ay önce yorumlandı

      Dünya yeni bir döneme giriyor.
      Zengin ülkelerin büyüme hızları geriliyor.
      Gelişmekte olan ülkelerde artan büyüme hızına paralel olarak yeni orta sınıflar oluşuyor.
      Son on yılda sadece Çin'de 500 milyon kişi fakirlikten kurtulup orta sınıfa atladı.
      Türkiye'de de 17 milyon kişi son on yılda orta sınıfa katıldı.
      Dünyada bu büyük ekonomik ve sınıfsal dönüşüm yaşanırken, Türkiye'de kendisini sol olarak tanımlayan ve toplumsal olaylara özellikle sınıfsal temelde yaklaşması gereken CHP'nin bu konuda hiçbir değerlendirmesi yok.
      Oysa dünyada eski zenginlerin iktidarı nasıl sarsılıyorsa ve yeni zenginlerle çok kalabalık orta sınıflar ortaya çıkıyorsa, Türkiye'de de benzer bir süreç yaşanıyor.
      ..
      Ama CHP ne yapıyor? O, tasfiye sürecine girmiş statükocu büyük İstanbul sermayesi ile kol kola yürümeye devam ediyor.
      Peki kim bu statükocu İstanbul sermayesi?
      Bu sermayedar grubunun ilginç bir tarihi geçmişi var.
      Selanik ve Makedonya ağırlıklı bir sermayeydi bunlar.
      Önce Abdülhamit'e karşı 1908'de Hareket Ordusunu örgütlediler.
      İttihat ve Terakki'yi, o dönemde Rum ve Ermeni tüccarlardan oluşan sermayenin tekelini kırmak amacıyla desteklediler.
      ..
      Sonra, ulus devlet özlemlerini gerçekleştirecek olan CHP'yi kurdular. İşte bugünkü statükocu İstanbul sermayesini, bu eski sermayedar grubun uzantıları oluşturuyor.
      Selanik ve Makedonya tüccarlarının torunları, devleti kurmuş olan CHP'nin her dönem destekçisi oldukları için, 2000'li yılların başına kadar devlet rantlarını kullanarak yaşamlarını sürdürdüler ve çok büyüdüler.
      ..
      Devlet bütçesinden istedikleri payı almak için sürekli askeri vesayete ve darbelere destek verdiler...
      Ama 28 Şubat süreciyle iyice talan edilen devlet maliyesi 2001 mali kriziyle baş edemeyip çökünce, destek aldıkları siyasi zemin altlarından kaydı.
      ..
      2001 kriziyle iyice fakirleşen vatandaş, devleti mali krize sokan siyasi iktidarın yerine Anadolu sermayesi ve yeni Anadolu orta sınıfının desteklediği AK Parti'yi iktidara getirdi.
      Peki yeni orta sınıf ve Anadolu sermayesi ne istiyor? Yeni orta sınıf ve Anadolu sermayesi, bugünkü dünyaya uygun olarak ulus devletin kurallarını aşıp küresel rekabet istiyor.
      ..
      Devlet rantlarının sona ermesini talep ediyor. CHP ise kendisini kuran Selanik ve Makedonya sermayesinin bugünkü uzantısı olan statükocu İstanbul sermayesinden kopamıyor.
      ..
      Sol olduğunu söylüyor ama TÜSİAD ile el ele yeni ve demokratik anayasa değişikliğine hayır diyebiliyor.
      ..

      Peki kendisine solcu diyen CHP'nin bu statükocu konumunu nasıl değerlendirmek gerekiyor? Taraf'ta Neşe Düzel'in sorularını yanıtlayan eski solun önde gelen isimlerinden ünlü tarihçi Prof.Dr. Halil Berktay bu soruya şu cevabı veriyor:
      "Aslında çok genel anlamıyla solculuk, göreli bir kavramdır. Mesela bugünün Türkiyesi'nde solcu kimdir?" diye soracak olursak... ..
      Bana göre, bugünün Türkiyesi'nin siyasi yelpazesinde AK Parti, CHP'ye göre daha solda olan bir partidir.
      ..
      Çünkü CHP aslında çok daha tutucu ve gerici" diyor.
      Gelelim asıl soruya... Bu sağcı ve statükocu CHP, muhalefet görevini yapabilir mi? Bizce yapamaz.
      ..
      Çünkü dünya ekonomisindeki yeni trendleri ve sınıfsal değişimi analiz edemeyen bir muhalefet, iktidarı eleştiremez ve denetleyemez.
      Ayrıca Rum ve Ermeni mallarının üzerine oturan Selanik ve Makedonya tüccarlarının torunları, CHP iktidarda olsa da olmasa da artık bir dönemin bittiğini ve devlet rantlarını alamayacaklarını biliyorlar.
      ..

      Bu yüzden, bugünkü dünyanın dışına düşen bir sermaye grubuyla CHP'nin yola sağlam devam etmesi epey zor görünüyor.
      Üstelik, Anadolu sermayesini ve yeni orta sınıfları temsil eden siyasi iktidar, eski statükocu büyük sermaye için eski günlerin bittiğini çoktan ilan etti.
      ..
      Büyük sermayenin baskılarına rağmen IMF'den borç almadı ve IMF kredilerini onlara dağıtmadı. İyi bir kamu maliyesi yönetimiyle devletin iki yakasını bir araya getirdi. Böylece bu ülkede yıllardır adaletsizliğin ve haksızlığın en büyük kaynaklarından biri olan enflasyon düştü. Stokçuluktan para kazanma devri kapandı. Dolayısıyla faizler tek haneye geriledi.
      ..
      Artık askere ve devlete yakın durarak üretmeden kazanmak zorlaştı.
      Anlayacağınız CHP'nin tabanı gitti, gidiyor!
      ..
      Sonuçta, böyle bir tarihi süreçte, CHP'nin siyasi parti olarak sadece adı ortada dolaşıyor. Siyasi muhalefet ise süresiz ve zorunlu bir tatile çıkmış görünüyor.

    • Salih DURMAZ 10 ay önce yorumlandı

      Kürt siyaseti;olumlu-akıllı-modern ve sağduylu temsilcilere sahip olmalıdır.
      .
      Pkk ,kesinlikle çok yetersiz ve dağınık.Ne yaptığı belli,nereye hizmet etttiği çok şaibeli gruplar çok.
      ..
      Bu iş bitmiştir ve Kürtler'in temsili başarısı söz konusu deildir.
      ..
      Yaklaşık bir ay öncesine gidelim... Öcalan'ın 'barış komisyonu' kurulması konusunda hükümetle anlaştığını ve kendisinin de bu çalışmanın parçası olacağını ilan ettiği günlere.



      Hükümet bu konuda hiçbir şey söylememiş, söz konusu komisyonun kurulmasını açıkça savunmasa da, gerçek olmadığını ilan etmeyerek dolaylı yoldan süreci sahiplendiğini ortaya koymuştu.
      Bu nötr bir tutum değildi... Çünkü 'nötr' kavramı beklentilerle bağlantılıdır ve Kürt meselesinde herhangi bir T.C. hükümetinin 'doğal' tavrının Öcalan'ı yalanlamak olması beklenir.
      Oysa AKP yönetimi sustu ve klasik devlet tavrının ötesine doğru bir adım attı. Medyadaki ortam son derece olumluydu. Herkes silahların susması yönünde yayın yapıyor, şahin tavrı ciddiye alınmıyordu.
      Eğer tam da o noktada ordu Kandil'e bomba yağdırsaydı, acaba bunu nasıl karşılardık?
      O zamana kadar hükümeti destekleyenler dahil hemen herkes bu eylemin barış sürecini sabote ettiğini, ayrıca ahlaken yanlış olduğunu söylemeyecek miydi? O noktadan sonra Kürtlerin bu devlete uzun süre güvenmeleri mümkün olmayacaktı ve kimse de Kürt siyasetçileri bu yüzden kınayamayacaktı.

      Gelelim yaşadığımız gerçeğe... Öcalan'ın açıklaması günlerinde PKK üç kişiyi kaçırdı ve hükümeti 'bir şeyler' yapması için tahrik etmeye çalıştı.
      Olmadı, yedi kişinin ölümüyle sonuçlanan saldırı yaşandı.
      Aynı gün BDP tek taraflı 'demokratik özerklik' ilan etti ve nihayet Çukurca pususu yaşandı.
      ..
      ..
      Diğer bir deyişle PKK, barış sürecini sabote eden ve aynı zamanda ahlaken yanlış bir tutum sergiledi.
      Bu tutumun, hükümetin Öcalan'ın 'barış komisyonu' açıklamasından hemen sonra Kandil'i bombalamasından hiçbir farkı yok.
      Ne var ki hükümet bu yola girmedi... Ancak 'çözüm' isteyen, 'barış' peşinde olduğunu söyleyen Kürt siyaseti gözünü kırpmadan aylarca süren olumlu temasları berhava eden bu adımı atabildi.

      Bunun nedenleri üzerinde durulabilir. Büyük stratejilerin ardına gizlenerek içine düşülen ahlaki zaaf gizlenebilir.
      ..
      .. İsteyen tarihe dönerek Türk devletinin bugüne dek yaptığı uygulamaları yeniden gündeme getirerek Kürt siyasetini dokunulmaz kılmaya çalışabilir.
      Ya da AKP hükümetinin seçim sonrasında hiçbir reform adımı atmadığından dem vurabilir.
      Ama bu yaklaşımlar ahlaki zaafın derinleşmesinden başka bir şey ifade etmez.
      Çünkü söz konusu gerçekler şu an sergilenen siyasetin gerekçesi olamaz. Türk devletinin ne yaptığı, geçmişte olan biten belli...

      Kürtlerin kimliksel haklar konusunda tereddütsüz haklı oldukları açık.
      Ancak çözüm süreci ve zamanlama karşılıklı ve birbirini tamamlayan siyaset stratejilerini gerektirir.
      Kimin haklı olduğundan bağımsız olarak, eğer taraflardan biri çözüm istemiyorsa, hiçbir çatışmadan barış çıkmaz.

      Öcalan'ın 'barış komisyonu' açıklamasının hükümetçe sessizlikle karşılanması 'karşılıklı ve birbirini tamamlayan' bir yol haritasının mümkün olmakla kalmayıp, ilk taşının konduğunu gösteriyordu.
      Nitekim daha sonra bu haritanın Öcalan'ın ev hapsine çıkmasını ve daha faal olabilmesini de içerdiği anlaşıldı. Diğer bir deyişle Kürt siyasetinin zaten uzun zamandır istediği şey oluyordu ve 'devlet' kendisini buna hazırlamıştı. PKK eylemleri bu yol haritasının bilerek baltalanmasıdır.

      Ardında Öcalan'dan uzaklaşma veya Suriye'nin taşeronluğu türünden nedenler olabilir ama bunların hepsi meselenin 'ruhunu' es geçen açıklamalar. Çünkü görünür veya söylenebilir neden ne olursa olsun ortada ahlaki bir durum var ve meseleye 'ruhunu' veren de o:
      ..
      ..
      Kürt siyaseti Kürtlerin kültürel haklarını alabilmeleri ve kendi siyasi alternatiflerini üretebilmeleri için yürütülen bir mücadele.
      ..
      Kısacası özgürleşmenin sınırlarını genişletmeyi temel hedef olarak koyan, devlete baskıcı, otoriter tutumu nedeniyle karşı çıkan bir hareket. Yani evrensel bir doğruyu savunuyor ve o evrensel doğrunun ima ettiği haklardan mahrum olmasını siyasetinin gerekçesi yapıyor.
      .
      Anlayışsız bir devletin varlığında bu siyasetin şiddete uzanmasının 'hoş görülmesinin' nedeni bu.
      Ancak söz konusu özgürlük alanını açmaya hazırlanan ve bizzat muhalif hareketin lideriyle uzlaşma arayan bir devletin varlığında, barışı baltalayan her girişim açıkça ahlaksızlıktır.
      Ve ahlaki zeminini yitiren bir muhalif hareket, çıkış noktasında ve halen ne denli haklı olursa olsun, 'ruhunu' da yitirir.
      Çünkü varlık nedenine aykırı hareket ederek, aslında o zamana kadarki mücadelesinin de sahte olduğu kanısını yaratır.

      Kürt siyaseti bugün kaygan bir zeminde irtifa kaybederek manen düşüyor.
      Kandil bombalamasının sonucu bunun yanında son derece önemsiz.
      Devletin yeniden şiddete dönmesini eleştirmek, daha yaratıcı ve demokrat bir çizgi tutturmasını istemek meşru... Ama sorun şu ki, PKK'nın bu siyasi adımı daha 'iyi' bir muhatap hak etmediğini gösteriyor.
      ..
      .Kürt siyasetinin hızla ahlaki bir zemine dönmesi gerek ve maalesef henüz bu bilinci göremiyoruz...

    • Salih durmaS 10 ay önce yorumlandı

      Kürt siyasetinin intiharı
      Mağduriyet bazen haklı ama kolaycı siyasetler yaratmakla kalmaz, mağduru zaman içinde tavsayan, tıkanan ve yozlaşan bir ruh haline mahkûm eder.


      Mağdur haklı olmayı sürdürür ama haklılığını meşru bir siyasete tahvil etmekte zorlanır. Giderek kendisi ne yaparsa yapsın 'bir gün' haklarını alacağı hayaliyle, sanki ilahi adaletin doğmasını bekler. Oysa somut dünyanın adalet dağıtımı, tarafların haklılığından öte, siyasetlerinin meşruiyetiyle ilgilidir. Böylece bazen mağdurun haklarını yüzyıllarca alamadığı trajik süreçlere doğru gidilir. Mağdur bu sürede karşısındaki gücü suçlar ve yüreğinde mahkum eder, ama çoğu zaman içinde bulunduğu duruma kendi katkısının ne olduğunu sormaz. Bu da söz konusu süreci devam ettirip gider...

      Toplumsal aktörlerin intiharı böylece zamana yayılmış olarak yaşanır. Siyasetleri devam eder ama bizzat kendi gözlerinde bile anlamsızlaşır. Dünyanın zihniyetine hitap edemeyen siyasetler, mağduriyeti dillendirseler bile yalnızlaşırlar ve sonuçta idealleri için değil, varoluşlarını sürdürme mücadelesi yaparlar. Kritik eşik, mağduriyet siyasetinin inandırıcılığını yitirdiği, ilan ettiği amaç için uğraşmadığı kanaatinin uyandığı andır. Sonrası, geri dönüşü epeyce zor ve ancak güçlünün yanlış yapmasıyla telafi edilebilecek bir meşruiyet yıpranmasıdır.

      Kürt siyaseti bugün söz konusu eşikte. Çukurca pususundan sonra yapılan BDP açıklamasında şöyle denmiş: "Türkiye'nin bu noktaya gelmemesi için aylarca çağrılar yaptık, girişimlerde bulunduk, barışın önünün açılması için büyük çaba sarf ettik. Ancak bütün bu çabalarımız, barış çağrılarımız ne yazık ki karşılıksız kaldı." Belki de BDP'liler kendilerini gerçekten de bu rolde görüyorlar. Ama parlamentoyu veto etmenin üzerine bir de 'demokratik özerklik' ilanının bizzat kendi 'siyasetleri' olduğunu galiba idrak etmiyorlar. Siyaset, idealize edilmiş kavramların güzel cümleler halinde bir çağrı metnine çevrilmesi değil... Siyaset yaptığınız tercihler, somut durumlar karşısında attığınız somut adımlardır. BDP Kürt meselesi bağlamında maalesef bugüne dek ya içi boş ya da yanlış bir çizgi izledi. Yukarıdaki alıntının hiçbir inandırıcılığı kalmadıysa eğer, bunun sorumlusu kendileridir. Yanlış anlaşılmasın, BDP'liler iyi niyetli olabilirler, barışçı bir çözümü gerçekten de isteyebilirler. Doğrusu bu konuda benim de kuşkum yok. Ama siyaset, niyetinizle değil, tavrınız ve tutumunuzla ölçülür.

      PKK de barış istediğini söylüyor. Acaba bunun Kürtler için bile inandırıcılığı kaldı mı? Karayılan "Bütün bunlar önderliğimizin savunması içindir" demiş. Ama artık bu boyalı dilin hükmü geçti. PKK birilerinin savunması için değil, kendi varoluşu için mücadele ediyor. Meşruiyetini sürdürmek için de kendi varoluşu ile Kürt toplumunun haklarını, tercih ve taleplerini bir bütünmüş gibi sunmaya çalışıyor. Barış savunuculuğu aslında zorunlu olarak gelinen, kaçınılamayan bir söylem. Bugün Kürt siyasetinin barış istediğini savunmak son derece zor... Çünkü barış bir başkasıyla, çatışma içinde olduğunuz bir tarafla yapılır ve çözüm her iki tarafın da kabullenip içselleştireceği bir ortak kabulü ima eder. Diğer bir deyişle barış istemek, her şeyin kendi istediğin gibi olmayabileceğini, zamana yayılabileceğini, ama kıymetli olanın bu yen senteze doğru yürümek olduğunu kabullenmeyi gerektirir. Oysa Kürt siyaseti bir süredir 'barışı' tek başına tanımlamakla kalmıyor, Türkiye toplumu o noktaya yaklaştıkça çıtayı daha da yukarı çekiyor.

      Herhalde bu tutumun hükümeti daha da demokratlaştıracağını düşünmek gibi ahmakça bir stratejiye sahip değiller. Çünkü hükümeti o yolda tutan toplumun demokratlık çizgisinde ilerlemesidir, PKK'nın şiddet siyaseti değil. Öte yandan artan demokratlık isteğini şiddetle karşılayan bir siyasetin bu toplum tarafından makbul bulunacağını varsaymak pek gerçekçi olmasa gerek. Çukurca olayı karşısında sessiz kalan bir hükümetin neyle karşılaşacağı belli değil miydi? PKK daha da ölümlü yeni bir olay yaratacaktı. Kısacası PKK, temel amacının hükümeti savaşa çekmek olduğunu açıkça gösterdi ve hükümete bu bağlamda seçenek bırakmadı. Tabii AKP'nin reform alanında daha hızlı hareket etmesini talep edebiliriz, ancak şu anki durumun 'geciken reform' nedeniyle olmadığını kabul etmek durumundayız.

      Görünen o ki, başını PKK'nın çektiği Kürt siyaseti aslında barışa hazır değilmiş... Toplumdaki değişimin AKP hükümetini daha önce hayal bile edilemeyen önerileri tartışma noktasına getirebileceğini öngörememişler... Şimdi bir savaş yaşanacak ve bu süreçte Kürt siyaseti kendisini Kürtlerle göz göze gelmiş bulacak. Çünkü hareket alanı genişleyen bir siyasetin kendisini bilerek tıkaması açıklanması gereken bir durum. Hele zorlanan bu savaşın bizzat Kürtlerin mağduriyetini devam ettirme anlamını taşıdığı açık olduğuna göre, önlerine gelen müzakere siyaseti alternatifini seçmemelerini herhalde bir şekilde anlatacaklar. Belki de kendilerini ilgilendirenin Kürtler değil, Kürtlük olduğunu söyleyerek güçlerini bizzat kendi insanlarına yöneltecekler. Toplumsal aktörlerin intiharı genellikle bir yabancılaşmadır zaten...


    • SALİH DURMAZ-İSTANBUL 10 ay önce yorumlandı

      BDP;SOSYALİST ARTIĞI,19.ASIRDAN KALMA,STALİNCİ HEGEMONİK GERİ DÜŞÜNCELERİ SÜRATLE AYIKLASIN.
      ..
      KÜRTLERİN,PKK SORUNU VAR.
      PKK'NİN KÜRT SORUNU YOK.
      ..
      PKK;KÜRTLERİN SORUNU İLE İLGİLİ DEĞİL,
      TÜRKİYE DÜŞMANLARININ SORUNSALIDIR.
      ..
      KÜRTLER,KUTLANMAYA LAYIK BİR HALK.
      HER TÜRLÜ BASKIYA RAĞMEN ÇOĞUNLUK PKK'Lİ DEĞİL.
      BUNU AKILDAN ÇIKARMAYALIM.
      ..
      ..


      Türkiye'nin 'Yeni BDP'ye ihtiyacı var...
      Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) önemli bir parti midir?
      Kürt sorununun çözümünde BDP'nin bir rolü olabilir mi?



      Yeni anayasa hazırlanmasında BDP'nin, toplumsal mutabakata dâhil olmasının bir anlamı, faydası var mı?
      Ben bu üç soruya da "evet" cevabını veriyorum. Tabii, bunun için BDP'nin PKK vesayetinden, hatta PKK esaretinden kurtarılması lazım.
      BDP bunu kendisi yapamaz.
      Çünkü KCK, PKK, BDP iç içe geçmiş yapılardır.
      Bu üçlü yapı ayrışmadan, BDP, gerçekten Kürt sorununun çözümünde bir aktör haline gelemez.

      Krizler, bazen büyük fırsatları getirir. Kriz, iyi yönetilirse fırsata dönüşür. Terör örgütü, Doğu ve Güneydoğu'da evet, şiddet ve baskı yoluyla halkı sindirmiştir.
      Bu tespit, BDP'ye neden oy verildiğinin tek izahı olamaz.
      Ama kabul etmeliyiz ki, şiddet; PKK'nın, seçmen tabanını "ikna" etmesinde epey etkili olmaktadır. "Biz direnmesek, şiddet uygulamasak, kafa tutmasak, 'bunlar' Kürt sorununu çözmezler" gerekçesine inanan çok insan var.

      Kürt sorunu var mı yok mu tartışmasına girmeyeyim.
      Kısaca şunu söyleyeyim: PKK terörü, Kürt sorununun çözümünü engelliyor, Kürt sorunu da, Kürt vatandaşlarımızın problemlerinin çözümünü engelliyor... Mesela, hükümet Güneydoğu'ya en büyük yatırımları yaptı/yapıyor, dil ve kültürel haklar konusunda da pek çok iyileştirme yapıldı ama bölgede en çok oyu yine BDP alıyor.
      En fazla belediye başkanlığını BDP kazanıyor.
      Çünkü siyasi Kürt hareketi, özellikle KCK organizasyonlarıyla gençlerden ve kadınlardan kendine önemli bir taban hazırladı. Mahalle mahalle, sokak sokak örgütlenmeye gidildi. "Hücre çalışmaları" ile liselerde hâkimiyet kuruldu.
      ..
      İlköğretime kadar inen ciddi bir yapılanma var.
      İstediğiniz hizmeti götürünüz, vatandaşın her derdini çözünüz, yapılan hizmetlerin, o insanlar için hiçbir anlamı yoktur...
      ..
      İşte Hakkâri. Pilot bölge olarak seçilmiş, ikna kampları bile kurulmuş.

      Devlet, asayiş ve emniyet için vardır. Terör örgütü, Güneydoğu'da devletin zaafa uğradığını ilan etmek ve AK Parti'nin karizmasını çizmek için son bir hamle yaptı.
      ..
      BDP de ona çanak tuttu. Diyarbakır Silvan'daki pusuda 13 askerimizin şehit edilmesi, artık meydan okuma zamanının geldiğinin ilanıydı...
      Aynı gün Demokratik Toplum Kongresi'nin "demokratik özerklik" ilanı, "Özerk Kürdistan"ın da, taslak olmaktan çıktığının ilanıydı.

      Devletten, milletten, hepimizden bu kafa tutmayı seyretmemiz, buna rıza göstermemiz, boyun bükmemiz istendi. PKK, KCK, BDP üçlüsü, böyle davranırken, ne 12 Eylül 2010 referandumundaki "evet"i anladı ne de 12 Haziran 2011'de AK Parti'nin yüzde 50 oyla yeniden iktidara gelmesini okuyabildi...
      ..
      Nasıl Ergenekoncular, yeni Türkiye'yi anlayamadıysa, bunlar da anlayamadı...

      Terörle mücadelede "yeni dönem"i de, 1990'lara geri dönmek zannettiler. Şimdi bizim sözümüz BDP'ye.
      ..
      BDP, terörle mücadelede yeni bir dönemin başladığını kabullenmemekte direniyor.
      ..
      BDP'nin içinde şüphesiz herkes böyle değil. Fakat vesayetten/esaretten kurtulmak çok zor. Seslerini yükseltemezler ve şiddetle, yani PKK ile aralarına mesafe koyamazlar...
      Bence onları zorlamanın da anlamı yok.

      Onları, Kürt sorununun çözümünde makul çizgiye getirecek olan, terörle mücadeledeki yeni dönem olacaktır. Terör örgütü zayıfladıkça, BDP'nin sivil konumu güçlenecektir.
      İpotekten, vesayetten kurtulmuş "Yeni BDP" ancak o zaman Meclis'te bir değer ifade edecektir.
      ,Yeni anayasa için elini taşın altına koyan, gerçek bir toplumsal mutabakat için anlamlı bir destek veren yeni BDP'ye, Türkiye'nin ihtiyacı var. Yeni BDP; ırkçılık yapan, sadece Kürtler üzerinden siyaset düşünen, vesayet altına sokulmuş bir parti değil, Türkiye'nin partisi olmayı önemseyen ve Türkiye'nin temel meseleleri için sadece demokrasi içinde çözüm arayan bir parti olabilir...
      ..
      İşte o zaman ismindeki "barış" ve "demokrasi" kelimeleri de bir samimiyet zeminine kavuşur.

      BDP'liler bunu başarabilir mi? Başarmalılar, çünkü önlerinde başka yol yok...

    • esma sevgil 10 ay önce yorumlandı

      bence şenol bey sende çok boş konuşuorsun o muhteşem zekanı böle şeyler için harcama neme lazım sonra çok lazım olur inş bu dostça tavsiyemi dikkate alırsınızzz

    • şenol 10 ay önce yorumlandı

      Değerli salih drumaz bence sen kafanı çok yormuşsun bu işe,uğraşmışsın,uzun yazmışsın;ama yine de bana soracak olursan boşuna yazmışsın.(PARMAKLARINA YAZIK)

    • şenol 10 ay önce yorumlandı

      mithat bey madem siz okul okumaya bu kadar meraklısın bence öncellilkle sizin biranönce bir okul okumanız gerekiyo.yada okuduysanız boşuna okumuşsunuz.çünkü başkalarının düşüncelerine saygın yok.Onun için FECRİ arkadaşımızdan önce sizin kendinizi bir gözden geçirmenizi tavsiye ediyorum.Ayrıca gayet güzel anlatmış...

    • şenol 10 ay önce yorumlandı

      Esma hınım öncelikle zaten istesende istemesende doğru olmayan hiçbir şeyi ne bana ne de başkasına inandıramazsın.İkincisi sen sadece tv de gördüklerinden yola çıkarak konuşuyorsun.Yoksa uyurken atılan bombaların senin de yatağına düşseydi bu kadar emin konuşmazdın...

    • DOST 10 ay önce yorumlandı

      Siirt Manşet Notu: İsim yazılmayan yorumlar onaylanmamaktadır. İlginize teşekkür ederiz...

    • esma sevgil 10 ay önce yorumlandı

      ÖNCELİKLE ŞENOL BEY SİZİN NEYİ SAVUNUP SAVUNMADIĞINIZ BENİ YAKINDAN UZAKTAN HİÇ AMA HİÇ İLGİLENDİRMİYOR BEN DAĞDAKİNİN CANI SIKILIYORDA O YÜZDEN GELİP CAN ALIYOR DEMEDİM HERALDE OKUDUĞUNUZU TAM ANLAMA GİBİ Bİ ÖZELLİĞİNİZ YOK NEYSE SORUN DEĞİL BİZ DOĞRULARI ANLATMAKTAN HİÇ YORULMAYIZ HEMDE HİÇ..BEN DEVLETİMİZİN GEREKTİĞİNİ YAPTIĞINI VE BU KONUDA ÖZELLİKLE SİVİLLERE Bİ ZARAR GELMEMESİ KONUSUNDA GEREKEN HASSASİYETİ GÖSTERDİKLERİNE KENDİM BİZZAT ŞAHİT OLDUM AMA NE SİZİ NEDE BAŞKALARINI BUNA İNANDIRMAK GİBİ Bİ NİYETİM YOK HANİ PKK SAYESİNDE ÇOK ÖZGÜR BARIŞÇIL BİR ÜLKEDE YAŞIYORUZ YA İŞTE BU YÜZDEN HERKES HER İSTEDİĞİNİ DÜŞÜNEBİLİR İSTEDİĞİNİ SAVUNABİLİR İSTEDİĞİ TARAFTA OLABİLİR.AMA HER ŞEYDEN GEÇTİM BU MÜBAREK AYDA KAN DÖKEN ARKADA GÖZÜ YAŞLI EŞ ÇOCUK ANNE BABA BIRAKAN ONURLU ŞEHİTLERİMİZİ HAİN SALDIRILARDA HAYATLARINDAN ALAN O CANİLERE HANGİ LAF SÖYLENSE AZDIR UMARIM SİZ DE ARTIK GÖZLERİNİZİ AÇIP ÜLKENİZDE ALIŞILA GELMİŞ KALIPLAŞMIŞ SÖZLERİ DEĞİLDE GERÇEKLERİ GÖRÜRSÜNÜZZ...

    • SALİH DURMAZ-İSTANBUL 10 ay önce yorumlandı

      İşin doğasında vardır, bir yerde terör kök salarsa dış bağlantıları da zamanla oluşur. Devletler, aralarındaki hesaplaşmalarda terör örgütlerinden sonuna kadar yararlanmak isterler. Nitekim PKK’nın ayakta kalmasında dış bağlantılarının büyük faydası olmuştur. PKK’ya destek verenler listesinin başında Suriye, Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi ve İran yer almıştır. PKK militanları Suriye’de ve onun kontrolündeki Lübnan’da eğitilmişler, Suriye yaklaşık 18 yıl boyunca Türkiye’ye saldırıların ana üssü olmuştur.

      1980 ve 90’lar boyunca Yunanistan’da ve Kıbrıs Rum Kesimi’nde PKK kampları daima olmuştur. Bu kamplarda özellikle büyük şehirlere dönük eylem hazırlıkları yapılmıştır. Fakat Rumların asıl katkısı PKK’yı uluslararası arenaya taşımak ve başka yerden temin edemeyeceği yasal destekleri vermektir. Hatırlayınız, Abdullah Öcalan Yunanistan’ın Nairobi Büyükelçiliği’nde yakalandı ve üzerinde adına düzenlenmiş bir Rum pasaportu vardı.

      İran ise 1979 Devrimi’nden sonra rejim ihraç etmeyi aklına soktuğu Türkiye’yi terbiye etmede PKK’yı etkili bir araç olarak görmüştür. Örneğin bugün yok etmeye çalıştığı Kandil Dağı’ndaki sığınaklarda İran’ın ciddi katkısı vardır.

      PKK’ya katkı veren ülkeler listesi uzun bir liste ve Öcalan yakalandığında kendisi de bu destekleri açıkça itiraf etmişti. Öcalan’ın ısrarla üzerinde durduğu ülkeler İngiltere ve ABD idi. Nitekim Öcalan yakalanmasını da bu ülkelerin verdiği desteğin sona ermesine bağlamıştı.

      Rusya ise önceleri komünist gerekçelerle, 1990’larda ise Çeçenistan ve diğer Kafkas ülkelerindeki Türk varlığına misilleme olarak PKK’ya açık destek verdi. Bugün bile Rusya’da PKK terör örgütleri listesinde değildir. Detaylarına girmeyeceğiz, lakin Fransa, Almanya, Danimarka ve daha birçok ülkenin PKK’da büyük emeği (!) vardır. Bu ülkelerin hiçbiri Türkiye’ye gerçek bir müttefik gibi davranmadılar ve PKK’yı onlarca yıl onlar yaşattılar.

      Geçen zaman içinde PKK gerçek anlamda uluslararası bir terör örgütü haline geldi. Örgüt içindeki Türkiyelilerin oranı ve etkisi her geçen gün azaldı. Özellikle Öcalan’ın yakalanmasından sonra örgüt Türkiyeli özelliğini ciddi anlamda yitirdi. Örgütteki en önemli yabancı grupların başında ise Suriyeliler geliyor. Türkiye’den örgüte katılanların niteliksizliği Suriyelilerin örgüt içindeki etkisini daha bir arttırdı. Fehman Hüseyin, nam-ı diğer Doktor Bahoz, Suriyeli PKK’lıların en önemlisi. Öcalan’ın dahi sebebini anlamadığı eylemlere imza atan etkili bir isim. Barışa yaklaşıldığı düşünülen dönemlerde provokatif ve kanlı eylemlerin arkasından hep bu isim çıkıyor. Kimlerle bağlantılı olduğunu bilen yok. Fakat şurası kesin, Karayılan veya Öcalan’la aynı görüşleri paylaşmıyor.

      Örgüt içinde etkisi artan bir diğer kanat ise İranlılar. PJAK, örgütün İran kanadı... Neredeyse PKK’nın ana gövdesi kadar büyüdü. İsrail ve ABD İran’a karşı PKK’ya verdikleri desteği gizlemiyorlar. Silah, para ve istihbarat desteği sayesinde PKK İran’ın canını epeyce acıttı. Fakat PKK-İran bağlantısı tek taraflı değil. İran’ın da PKK içinde uzantıları var.

      Suriye ve İran dışında Irak da ‘yeni PKK’da etkisi artan bir unsur. Barzani’nin adamları PKK’yı Irak Kürdistan’ı ile birlikte hareket ettirmeye çalışıyor. PKK içinde bazıları Öcalan’dan ümidi kesmiş ve yüzünü Barzani’ye dönmüş durumda.

      Tüm bunlara diasporalı PKK’lıları da eklemek gerekiyor. Kökleri Türkiye, İran, Irak veya Suriye görünse de bu kişiler bölge gerçeğinden çok uzaklar. Almanya, Fransa gibi Avrupa ülkelerinde doğup büyüyen bu PKK’lılar adeta hayal dünyasında yaşıyorlar. Bunların bir kısmı ise PKK’dan çok doğdukları ülke namına bu dağlarda bulunuyorlar.

      Kısacası PKK artık ulusal bir örgüt değil. Kararlarını Türkiye gerçeklerine göre almıyor. Hem üye yapısı uluslararası, hem de onu etkileyen güçler çoğaldı. PKK’nın son aylarda tırmanan saldırılarını da böyle okumak gerekiyor. Sözün özü saldırıların nedeni sadece Türkiye ile ilgili değil.

    • SALİH DURUMAZ-İSTANBUL 10 ay önce yorumlandı

      Temsil ve sorumluluk
      Kürt meselesinde asıl ve öncelikli sorumluluğun 'Türklerde' olduğu açık. Sonuçta bu ülkede Cumhuriyet eşit vatandaşlık zemini üzerinde kurulmadığı için, yönetimsel meşruiyet kimliğe dayandı ve Türk kimliği bütün diğer kimlikleri devlet desteğiyle ezip geçti.


      'Kürtler' salt bu kimliğe sahip oldukları için hiçbir zaman tam vatandaş olamadılar, ya da en azından bu tedirginliği sürekli yaşamak durumunda kaldılar. Öte yandan Kürtlerin içinden 1925'ten bu yana çıkan itiraz ve isyan hareketleri ise, devletin Kürt kimliğini düşmanlaştırması ve Türk kimliğini daha da yüceltmesi ile sonuçlandı. Dolayısıyla eğer Kürt meselesinin barışçı bir çözümü olacaksa, bu süreçte asıl ve öncelikli sorumluluk genel olarak bugüne değin 'Türk' olmanın adı konmamış imtiyazlarından yararlananlara düşüyor.

      Ancak iş bu sorumluluğu 'Türkler' adına kimin alacağına geldiğinde durum basitliğini yitiriyor. Doğal beklenti parlamentonun ve hükümetin üzerine aldığı siyasi yükümlülüğün gereğini yapması, çözüm yolunda gerekli adımları atmasıdır. Aslında bu hükümet de bu yönde ilerlemek istiyor ve samimi girişimlerde bulunuyor. Ne var ki ortada daha ideolojik ve yapısal bir mesele var: AKP hükümeti seçim sonuçlarına göre 'Türkleri' temsil etse de, Türkiye Cumhuriyeti Devleti 'Türklere' değil 'Türklüğe' dayalı bir meşruiyet tanımına sahip. Demokrasi olmayıp, bir askeri vesayet rejiminde yaşamanın anlamı da bu... Çünkü rejim, ülke için iyi ve doğru olanın ancak 'Türklüğü' temsil eden kişi ve grupların uhdesinde olduğunu söylüyor. Öte yandan bu 'Türklük' laikleştirilmiş bir Müslümanlıktan ibaret ve laikleştirilememiş olanları tehdit olarak görüyor. Nitekim yönetme imtiyazı da kurumsal laikliğin taşıyıcısı olan asker ve yargının elinde tekelleşmiş durumda.

      Bu koşullar altında yüzde elli oy almak bir yandan şu anki sivil/asker gerilimini üretmekle kalmıyor, Kürt meselesi gibi ideolojik tarafı güçlü olan sorunlarda bir temsil sıkıntısı yaratıyor. Kısaca söylemek gerekirse, AKP 'Türkleri' temsil etse de, 'Türklüğü' temsil etmiyor. Oysa Kürt meselesi henüz ancak bu iki temsilin buluşturulmasıyla çözülebilir. Hükümet bu yüzden yalpalıyor, tereddütlü ve tedirgin davranıyor. Söz konusu tablonun sorumlusu tabii ki Kürtler değil. Onlar kendi yaşadıklarından hareketle hükümetin sorun çözücü yönde irade kullanmasını istemekte haksız değiller. Ne var ki haklılık, gerçekliğin bizim istediğimiz yönde yürümesini garanti eden bir kaldıraç değil. Ne de olsa gerçeklik daima bir ilişkiyi ima eder ve her ilişkinin sorumluluk taşıyan iki kanadı vardır.

      Kürt meselesinde bu sorumluluğun eşit olmadığı zaten belli... 'Türkler' 'Kürtlere' göre çok daha sorumlu... Ama çözüm somut aktörler üzerinden oluşabilir ve dolayısıyla o somut aktörlerin temsil yetenekleri de kaçınılmaz olarak dikkate alınması gereken bir husus. Kürt meselesinde bu noktada ilginç bir asimetri var: PKK'nın 'Kürtleri' temsil gücü kabaca AKP'nin hem Türkleri hem de Kürtleri temsil yeteneği kadar. Yani aslında PKK'nın Kürtleri temsil açısından bir zaafı mevcut, çünkü siyasi muhatabı da bizzat Kürt kesiminde aynı temsil gücüne sahip. Diğer taraftan PKK, AKP'nin sahip olmadığı başka bir 'üstünlüğü' kullanıyor: 'Kürtlüğü' temsil ediyor...

      Bu 'üstünlük' PKK'yı bu süreçte mağduriyetin ima ettiğinden daha sorumlu kılıyor, çünkü 'Kürtlük' adına davranma imtiyazını istediği gibi kullanıyor. Ama ne yazık ki bu tehlikeli de bir sorumluluk... Bir yandan PKK'yı kolaycılığa sevk ederek, Kürtlük uğruna Kürtlerin görmezden gelinmesine, Kürtlerin Kürtlük adına feda edilebilmesi anlayışına yol açıyor. Ancak daha da önemlisi, Kürtlerin 'yarım temsili' nedeniyle vurgunun giderek 'Kürtlüğe' yapılması, yani milliyetçi ve tahakkümcü bir bakışın Kürt siyasetine yerleşmesidir. Bu bakış, antidemokratik bir siyaseti 'demokrat' kelimesinin ardına gizleyerek tedavüle sokmakla kalmıyor, doğrudan şiddet kullanımını rasyonalize ediyor.

      Kürt siyasetçilerin şu gerçekle bir an önce yüzleşmelerinde yarar var: Kendilerini düzenli bir biçimde zehirleme istidadı gösteren bir siyaset stratejisinin içindeler. Bu yönde devam ederlerse, PKK'nın ve onun her türlü uzantısının bütün dünya nezdinde gayrimeşru hale düşmesi pek şaşırtıcı olmaz. Yapılması gereken, bugüne kadar verilmiş mücadelenin karşılığını, bugünün dilinin içinde yeniden üreterek alabilmekten geçiyor. Bu ise, muhatabından kaçmayan, konuşmayı ve siyaseti tercih eden, özgüvenli bir Kürt hareketini ima etmekte. Çünkü kendileri farkında olmasa da, PKK'nın şu anki şiddet eğiliminin siyasi anlamı özgüven eksikliği ve sorumluluğu taşıyamama halidir.

      Kürtlerin artık kaçak güreşmeyi bırakması gerek. Çünkü temelde hemen her konuda haklılar ve toplum bu meseleye hakkaniyet çerçevesinde bakmaya hazır. Kendi eliyle bu potansiyeli mahveden bir harekete kimsenin acımayacağını idrak etmek lazım.


    • mithat boyner 10 ay önce yorumlandı

      Fecri sen büyümüşsünde yazarmı olmuşsun.
      Ne dediğini bilmiyorsun sen.
      Çıkıp basma kalıp düşüncelerle, ordan burdan duyduğun cümlelerle birşeyler yazma.
      Git önce okunu bitir sonra biraz dünya gör sonra al kalemi eline.
      Sırf sen varsın diye bakmıyacam şu siyete bir daha..

    • şenol 10 ay önce yorumlandı

      Esma hanım ben dağdakileri savunmuyorum ama sizinde düşüncniz yanlış.çünkü dağdakilerin canı sıkılıyor mu diye sizin değiminizle onun bunun canını alıyorlar.o kadar masum bildiğiniz hükümetimiz bi şekilde üzerlerine gidip onlara zarar vermezse zaten onlar onlar hep barıştan yana.KENDİ ÜLKEMİZİN MASUMİYET OYNAMA ROLÜNÜ GÖZDEN GEÇİRMENİ ÖNERİRİM.ondan sonra konuş...

    • esma sevgil 10 ay önce yorumlandı

      kusura bakmayın fecri bey ama dağdan gelen cesetle ülkesini taşını toprağını canı pahasına koruyan o şerefli şehitlerimizi bir tutmak hiç ama hiç doğru değilll ve çokta yanlış bi tutum içerisindesiniz hükümet gelin sorunu birlikte çözelim diyor ama onlar yok illa silahlarımız susmayacak illa canınızı acıtacaz illa ocaklarınızı söndürecez diyorr bu nasıl bir anlayışş insafınıza bırakıyorumm saygılar...

    • SALİH DRUMAZ 10 ay önce yorumlandı

      KÜRT TARİHİNİN,
      KÜRT COĞRAFYASININ,
      KÜRT FEODALİZMİNİN,
      EN SON,EN KÖTÜ EN ZALİM AĞASI PKK;
      İŞTE BUNUN İÇİN ÇILDIRIYOR.
      ..
      TÜRKİYE'Yİ TEKMELEMEK İSTEYENLER İŞTE BUNUN İÇİN
      İSVİÇRE BIÇAĞI HE RKÖTÜ İŞTE PKK'Yİ LULLANIYIR.
      ..
      LİDERMİ,APO'MU GEÇİN ONLARI.
      KİM TAKAR LİDERİ?
      TAŞARON FİRMA PKK,
      YAPTIRIMCI MÜTEAAHİT AVRUPA.
      ..
      ON İLİMİZ,
      MİLLİ GELİRİN ONBEŞBİN DOLARA ÇIKMASINI TEMİN EDECEKSE,
      ADAMLAR ÇILDIRMASINLARMI?!..
      ..
      Doğuda on il ihracat lokomotifi olacak.
      ..
      Organize sanayi bölgelerinde yer kalmayan Doğu ve Güneydoğu illerinde sürdürülebilir kalkınma modeliyle yeni fabrikaların kurulabileceği belirtiliyor.
      Sivil toplum kuruluşu AKAD'ın hazırladığı rapora göre bölgede her yıl yüzde 10'luk büyüme sağlanırsa milli gelir 15 bin doları bulur.
      Bunun için kamu-özel sektör-sivil toplum işbirliğine dayanan bir büyüme modeli benimsenmesi tavsiye ediliyor.
      Doğu ve Güneydoğu verilen teşviklerle hızla kalkınıyor.
      Bölgede 2001-2011 yılları arasında 11 bin yeni fabrika kuruldu.
      Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun ekonomik durumunu ortaya koymak için hazırlanan rapora göre gerekli yatırımlar yapılırsa bölgede milli gelir 15 bin doları bulur. Bir sivil toplum girişimi olan Anadolu'da Kalkınma Devri'nin (AKAD) hazırladığı "geçimlik ekonomiden girişimci ekonomiye" başlıklı çalışmaya göre bu fabrikalara ev sahipliği yapan Şanlıurfa, Diyarbakır, Siirt, Şırnak, Batman, Mardin, Muş, Hakkâri, Van ve Bitlis, Türkiye ihracatının lokomotifi olacak.

      Araştırmaya konu olan şehirlerin şu an için 'ne öldüren ne de güldüren' bir geçimlik ekonomiye sahip olduğunun belirtildiği çalışmada, bu illerin her yıl yüzde 10 büyümesi halinde, bölge halkının gelirleri 5'e katlanacak. İstihdam ise yüzde 50 artacak.
      Böylece Türkiye'nin 2023 yılında 500 milyar dolarlık ihracat hedefi daha ulaşılır hale gelecek ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Mezopotamya, İran ve Kafkaslar'da ticaret mekanları olacak. Haziran 2011'de çalışmalarına başlayan AKAD'ın bölgedeki ikili görüşmelere dayandırarak yaptığı çalışmaya göre bölge nüfusunun yüzde 42'si yeşil kartlı.
      Bu oran Türkiye'de yüzde 13 civarında. Ayrıca 10 ildeki tarım dışı istihdam yüzde 21,9'da kalmış.
      Bu oran Türkiye için yüzde 32 civarında. 7,2 milyon vatandaşın bulunduğu bu 10 ilde şu an kişi başına düşen milli gelir 3 bin 265 dolar. Bölge, bu haliyle Fas, El Salvador ve Fiji ile aynı geliri elde ediyor. Uzmanlara göre bu tablo, Türkiye'nin giderek daha fazla üstlendiği küresel oyunculuk rolünü ve bölgesel liderlik iddiasını sıkıntıya sokabilir.
      Çünkü bölgedeki milli gelir Türkiye ortalamasının ancak yüzde 40'ına denk geliyor ve bu durum, büyük şehirlere göçe ve bölgedeki üretimin durgun kalmasına sebep oluyor.

      "Bunlara rağmen bölgedeki kişi başı gelir 2023'te 15 bin dolara ulaşabilir." denilen araştırmada, bunun için gerekenin sadece her yıl düzenli olarak yüzde 10 büyümek olduğu belirtiliyor. Bunun için gerekenler ise yardım veya bağış değil sürdürülebilir kalkınma temelli bir büyüme modelini benimsemek. Büyük altyapı projelerinden ziyade girişimcilik odaklı vizyon izlemek. Devletten yardım bekleyen değil, kamu-özel sektör-sivil toplum işbirliğine dayanan bir modeli benimsemek.
      ..
      Kısa vadeli pansuman olacak tedbirler sunan değil, bölgeyi Mezopotamya, İran ve Kafkaslar'ın cazibe merkezi yapmayı hedefleyen politikalar gütmek.
      ..
      Bunlar uygulanırsa bölge, 2023'te AB üyesi ülkelerden Romanya büyüklüğünde bir ekonomiye sahip olacak ve nüfusu 7,2 milyondan 10 milyona çıkacak.
      ..
      Keza, bölgedeki 2,5 milyar dolar olan dış ticaret hacmi de 2023'te en az 30 milyar dolara ulaşacak.
      ..
      Ekonomik büyüme yeni istihdam imkânları oluşturarak yeşil kartlı insan sayısını önemli ölçüde düşürecek, söz konusu rakamı 3 milyondan (nüfusun yüzde 42'si) yaklaşık 1 milyona indirecek. ..
      ..
      Organize ve rekabetçi piyasa ekonomisiyle eklemlenen bölge, kayıt dışı oranını yüzde 70'lerden, yüzde 50'nin altına düşürecek. Daha fazla girişimci beraberinde daha fazla marka oluşturacak. ..
      ..
      Bölge şu an Türkiye'deki tescilli markaların yalnızca yüzde 1,3'ünü oluşturuyor ve en büyük 500 sanayi kuruluşundan sadece 2'sine ev sahipliği yapıyor.
      ..
      Hedeflere ulaşılması halinde bölge Türkiye'deki markaların en az yüzde 5'ine, en büyük 500 sanayi kuruluşundan en az 20'sine ev sahipliği yapar hale gelecek.

    • SALİH DRUMAZ 10 ay önce yorumlandı

      PKK:
      EN SON,EN KÖTÜ,EN MAŞA KÜRT AĞASI.
      SON ÇIRPINIŞLAR.
      ..
      İSVİÇRE BIÇAĞI GİBİ.
      HER İŞİ İÇİN KULLANILIR.
      ..
      TÜRKİYE VE MİLLET DÜŞMANLARININ BİTMEZ TÜKENMEZ SERMAYESİ..!
      ..
      KÜRTLER;PKK İSİMLİ CİNAYET ŞEBEKESİNE KARŞI ARIK KESİN TAVIR KOYMALIDIR.
      ..
      BU İŞİ KÜRTLER BİTİRMELİDİR.
      ..
      SON VE EN KÖTÜ AĞA
      ABDULLAH ÖCALAN'I KİM TAKIYOR?
      LİDERİ KİM TAKIYOR?
      İŞTE BÖYLE SN.APO.
      SEN HALA KENDİNİ LİDER SAN.
      OYSAKİ ÖRGÜTÜN BAŞKASININ ELİNDE
      İSVİÇRE BIÇAĞI.
      HERTEKME TMAK İSTEYEN SENİN AŞİRETİ KULLANIYOR,NE HABER?..
      ..

      ..
      Son feodal Kürt ağası: PKK
      VE HALK NE DURUMDA?


      - Güneydoğu terör cinayetiyle sarsılırken, diğer yerlerde fiilen sükûnet hâkim.
      Evet, şehit ailelerinin hânesinden ciğer yanığı dumanı yükseliyor ama yine de ölçüsüz, fevrî tepki yok.
      Şehit yakınlarına dikkat ettin mi?
      Bu insanlardaki vakarın, devlet kavrayışının kırkta biri devlet ricâlinde olsa yeterdi.
      Müthiş bir olgunluktur bu.
      Kayda geçsin.
      ..

      Kürtlerle Türkler arasında sosyal patırtı çıkmıyor; bu çok önemli bir "Elde var bir" unsurudur ve çok değerlidir.
      ..
      Vaktiyle "Biz zaten çözümün ortasında yaşıyoruz; küçük detayları kolay hallederiz" demiştim, yine aynı fikirdeyim.
      ..
      Kürt meselesi dediğimiz şey, aslen küçük detaylardır ve onları kolayca onarabiliriz; Kürtlerin daha fazla hak kazanması Türklerin yerini daraltmaz; nitekim gelişmeler o yöndeydi fakat Kürtlerin, en son ve en hunhar feodal ağası PKK ve civarında gölgelenen teferruat kuruluşları -maalesef buna siyasi partileri de dahil-, çözümün mümkün olduğunu ve özellikle hükümetin kararlılığını farkedince iftar soframıza kan akıttılar.
      ..
      Can acıtıyor ama fotoğrafın tamamını görmemize de yardım ediyor.
      Türklerle Kürtler arasında büyük mesele yoktur, Kürt'le Türk her yerde beraber, yan yana yaşıyor zaten; olsa zaten şu birkaç gün içinde basınımızın yoğun propaganda yüklemesi esnasında görünürdü.
      ..
      PKK'lı feodal ağalar, zeminin ayaklarından kaydığını gördüler ve ötedenberi yapabildikleri tek şeyi yine yaptılar; cinayet!
      .
      PKK, Kürtlüğün son feodal derebeyidir ve tasfiye edilmek üzeredir; şehirli Kürtler bitirecek işini PKK'nın; çünkü saçma-sapan, taşınmaz ve savunulamaz bir duruma düşürmüştür kendini.
      ..
      ..
      Bu esnada Kürt meselesinin bir mağduriyet ve hak arama mücadelesinden ibaret olmadığı, başkaca uluslararası güçlerin, bazı bölge ülkelerinin en kullanışlı avadanlığını teşkil ettiği de ortaya çıktı.
      ..
      Çok maskatlı İsviçre çakısı gibi bir şey bu. Türkiye'ye kim tekme atmak istiyorsa PKK gişesinde kuyruğa girip bilet alıyor. Kürt meselesi, işin kamuflajı gibi kaldı...
      ..
      Bu kadar çok fonksiyonlu bir örgütün, Bölücübaşısı yakayı ele verdi diye dağılacağını ummak, bizim safdilliğimiz idi.
      Dağıtmadılar, hatta dağılıp şirâzesi bozulmasın diye Bölücübaşını tutup bize muhafaza ettirdiler ki dehâ çapında bir siyasî projeydi tasarlayanlar açısından; bizim açımızdan ne mânâ ifade ettiğini söylemeye dilim varmıyor. ..

      ..
      Hatırlar mısın, defalarca sorduk bu soruyu; nedir bu avukatların haftalık görüşme komedisi diye? O makyajın boyası aktı.
      ..
      Bizimkilerin, Bölücübaşını hâlâ otorite sahibi zannederek siyaset geliştirmesinin yanlışlığı yüzümüze vurul

      -Bir nokta daha var söylenmesi gereken; bizim haber kuruluşlarımız, haber şehveti, atlatma rekabeti ile olsa gerek çok kötü yayınlar yapıyorlar.
      PKK uzantısı olsalar bu kadar moral bozucu yayın yapamazlardı. Bilmeliler ki katiller, haberleri zaten bizim TV'lerde ballandırılarak yayınlansın diye o eylemleri yapıyorlar.
      Basında bir sürü meslek kuruluşu var; hiçbirinin gıkı çıkmıyor.

      .......

      Senin yaptığın haberle katilin yüreği yağ bağlıyorsa yapmayacaksın, göstermeyeceksin; milletin mâneviyatını çökertip, öfkesini artırıyorsun.
      Yapma, biraz vakar sahibi ol.
      Düşmanını güldürme; biraz ağırdan al!



      - Devletin PKK ile silahlı çatışma üslubunu hızla değiştirmesi lâzım; PKK bu değişikliğe fırsat vermeden bastırdı ama, eskisi gibi mücadele etmenin mânâsı yok, bu görülüyor.
      Devlet çatışmada mutlaka caydırıcı ve hukuk tesis edici olmalı...
      ..
      İki, mâsum ve sessiz büyük Kürt kitlesinin PKK ile arasına mesafe koyacağı, tepki göstereceği bir eylem biçimi gerekiyor.. Böyle bir tepki PKK'yı ufaltır, bitirir.

    • şenol 10 ay önce yorumlandı

      Sayın FECRİ arkadaşımız çok güzel bi noktaya değinmiş ama SEDAT AKYIL gibi bağnaz düşünceli insanlar yüzünden bu sorunlara bir çözüm getiremiyorlar.Bu konuda ki duyarlılığından dolayı FECRİ BEYE teşekkür ederim...

    • ömer faruk helvacıoğlu 10 ay önce yorumlandı

      büyük başın büyük derdi olur.
      türkiye vizyonunu genişlettikçe,olumlu ve sağduyulu hizmetler arttıkça,
      iç ve dış düşmanlar artıyor,çıldırıyor.
      keza iç ve dış müspet desteklerde artıyor.
      ..
      bu kavga bitmez.şekil ve şahıslar değişir ama derinleşerek devam eder durur.
      ..
      şimid kürt meselesinde,
      terör ve anarşıde
      silahsız-kansız çözülmeyecek ne kalmış?
      o halde niye artıyor bu işler?
      ..
      türkiye ve kıt'a avrupa liderleri arasında örtülü ve çok yönlü bir savaş var.
      ..türkiye;süriye halkını destekledikçe çıkarları bozulan iç ve dış odaklar daha da verecekler.
      ..
      pkk -dhkp vesair örgüt liderleri ,alman-fransız bölgesinin elinde ,
      rehin-koz-kukla.
      çaresiz ne deseler yapacaklar.isteyerek veya istemeyerek.
      ...
      her proje ve fikrin önündeki yasaklar kaldırılımalıdır.
      kucaklayıcı en adil ve en müspet ,toplum-devlet projesi
      hukümet kanadınca halka sunulmalıdır.
      ..
      yasadışı-terör-silahlı eylemciler bertaraf edilmelidir.
      devlet in toparlanmsıyla bir çok yanlış bitecektir.

    • sedat akyıl 10 ay önce yorumlandı

      KARDEŞ KAVGASINDAN BAHSEDİYORSUN NE KKARDEŞLİĞİ? MÜSLÜMANI RAMAZAN AYINDA ACIMASIZCA HUNHARCA KATLEDEN NASIL KARDEŞ OLUYOR .CEHENNEMİN DİBİNE KADAR YOLLARI VAR İMANSIZLAR...ALLAH'A İMAN ETMEYEN KUFREDENLER NASIL KARDEŞİM OLUR İZAH EDERMİSİNİZ

    TÜM YORUMLAR

    GAZETE MANŞETLERİ

    HAVA DURUMU

    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:

    ANKET Sonuçlar Tümü

    ?SİZCE SİİRT'TE BELEDİYE SEÇİMLERİNİ KİM ALIR?

    NAMAZ VAKİTLERİ

    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:

    e-gazete

    KARİKATÜR

    SENDE YAZ

    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    ARŞİV

    Mynet Siirt Haberleri

    Siirt Haberleri Mynet Yurt Haber’de