Üniversitetede Birçok Bölüm Daha Açıldı!
TBMM Terör Alt Komisyonu Siirt'te!
Anma Etkinlikleri'nde Muhteşem Program!
Fen Lisesi, Başarıları Sildi Süpürdü!
2011–2012 Eğitim Öğretim Yılı İlk Yarıyılı Sonunda
Eğitimin ve Eğitim Emekçilerinin Sorunları Ağırlaştı!
2011–2012 eğitim-öğretim yılının ilk yarısı 20 Ocak Cuma günü sona erecek. Geçtiğimiz yarıyıl içinde önceki yıllardan birikerek artan sorunlar yetmezmiş gibi, eğitimde yeni sorunlar ve olumsuzluklarla karşı karşıya kalınmıştır. Geçtiğimiz dokuz yılda eğitimde yaşanan ticarileştirme ve eğitimi dinselleştirme uygulamaları, geçtiğimiz yarıyılda olduğu kadar yoğun yaşanmamıştır.
2011–2012 eğitim-öğretim yılının ilk yarısının sonu itibariyle Türkiye’de eğitim sisteminin artık kronikleşen sorunları bütün ağırlığıyla varlığını sürdürmektedir. Eğitimin temel bir insan hakkı olması, kamusal finansman yoluyla bütün yurttaşlara eşit ve parasız olarak sunulması gerekirken, önceki hükümetlerin izinden giden AKP Hükümeti döneminde, eğitim hakkı aynı zamanda bir kamu hizmeti olmaktan çıkarılarak piyasa ilişkileri içine çekilmiş ve ticarileştirilmiştir.
9 yıllık AKP iktidarı, piyasacı ve özelleştirmeyi temel alan eğitim politikaları ile eğitimi ve eğitim sistemini içinden çıkılması güç bir duruma sürüklemiştir. AKP bu süreci, bir taraftan yoğun siyasi kadrolaşma çabalarıyla yürütürken, diğer yandan demokratik, laik, bilimsel ve anadilinde eğitim talepleri görmezden gelinmiş, bu yöndeki talepleri savunanlar adli ve fiili baskılarla sindirilmeye çalışılmıştır.
Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, göreve gelmesinden kısa bir süre sonra “öğretmenlerin 3 ay tatil yaptığını” iddia etmiş, öğretmenlerin okullarda “sabah 8, akşam 5 mesai” yapacağını açıklamıştır. Aynı Bakan, ataması yapılmayan 300 bin öğretmene “atanamıyorlarsa başka iş yapsınlar” diyerek eğitime şaşı baktığını ortaya koymuştur. Öğretmenlerin 3 ay tatil yapmadığını çok iyi bilen Milli Eğitim Bakanı, eğitim alanında hayata geçirilecek projelerine kamuoyu desteği sağlamak için eğitim emekçilerini kullanmış ve esas amacının eğitimde angarya çalışma uygulamalarını hayata geçirmek olduğu kısa sürede anlaşılmıştır.
2011-2012 eğitim öğretim yılı başından itibaren öğretmenler asli görevleri dışında “Öğrenci Koçluğu”, Eğitim Harcamaları Anketi (TEFBİS), İlköğretim Kurumları Standardı Anketi (İKS), mahallelerde okuma yazma bilmeyenlerin tespiti , vb gibi ek çalışmalar yapmaya başlamışlardır. Eğitim-öğretim yılı başında gündeme getirilen ADEY, RİDEF, RİTA, “Aile Öğretmenliği Projesi” “Ana-kız okuldayız” projesi vb gibi uygulamalarla, öğretmenleri mesai saatleri dışında angarya ve esnek çalıştırmaya dönük çalıştırma uygulamaları hızlanmıştır. Eğitim emekçilerini daha yoğun çalıştırmayı hedefleyen performans değerlendirme uygulaması pilot illerde başlamıştır. Artan iş yükü nedeniyle eğitim emekçilerinin görevini sağlıklı bir şekilde yerine getirmesi her geçen gün zorlaşmaktadır.
Eğitime Yönelik Piyasacı Hamleler ve Eğitimi Dinselleştiren Uygulamalar Sorunları Arttırdı
9 yıllık AKP iktidarı döneminde eğitimin ticarileştirilmesi uygulamaları ile eğitim sisteminin dinselleştirilmesi uygulamaları birbirine paralel olarak hayata geçirilmiştir. Bir taraftan okullar kar-zarar hesabıyla tıpkı piyasada faaliyet gösteren “şirketler” gibi işletilirken, müfredatın ırkçı, gerici ve cins ayrımcı öğeler içermesi, başta Felsefe dersi olmak üzere pek çok derste dini referansların belirgin bir şekilde arttırıldığını gözlemlemek mümkündür.
Eğitimin toplumun geleceği açısından taşıdığı önem dikkate alındığına, eğitim müfredatının biçimlendirilmesinden pratik uygulamalara kadar hemen her alanda dini öğelerin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından eğitim sürecine adım adım eklemlenmeye çalışılması dikkat çekicidir. Okullardaki sayısız uygulamalardan, yardımcı kaynakların içeriğine kadar her araç, eğitimin dinselleştirilmesi doğrultusunda kullanılmıştır.
Pedagojik açıdan çok ciddi sakıncaları bulunan Kur’an kurslarındaki yaş sınırının kaldırılması, bu anlamda atılan önemli adımlardan birisidir. Daha önce, Harun Yahya’nın evrim teorisine karşı çıkardığı ve hiçbir bilimsel değeri olmayan “Yaradılış Atlası” adlı kitabı Türkiye’deki bütün Biyoloji ve Felsefe öğretmenlerinin adına okullara gönderilmiş, Milli Eğitim Bakanlığı öğretmenlerin adlarının söz konusu kişilerin eline nasıl geçtiğini açıklayamamıştır. Türkiye’nin çeşitli illerindeki okullarda dönem dönem dini içerikli kitaplarıyla tanınan yazarların katılımıyla toplantılar düzenlenmiş ve öğrencilerin bu yazarların kitaplarını alıp okumaları özendirilmiştir.
Eğitim müfredatının değiştirilmesi sürecinde önerilen “100 Temel Eser” içinde yer alan pek çok hikayede kısaltma ve düzeltmeler yapılarak bu kitaplar İslami söylemler eşliğinde yeniden düzenlenmiştir. Kitap listesinin içinde dilinde en çok değişiklik yapılan kitaplardan birisi Pinokyo’dur. Kitap yine bazı yayınevleri tarafından İslami söyleme uydurularak piyasaya sürülmüştür. Sefiller, Robinson Crusoe (Timaş), İnsan Ne ile Yaşar, Heidi (Nehir), Hikayeler-Cehov, Andersen Masalları, Mutlu Prens, Polyanna (Damla), Üç Silahşörler, La Fontaigne’den Seçmeler gibi kitaplar dini söyleme uydurulan kitaplardan bazılarıdır. Özgün metinler, kitaplara ekleme, çıkarma, çarpıtma gibi yollar kullanılarak değiştirilmiştir. Eğitim Sen, o dönem 100 temel eser ile ilgili olarak yayınladığı açıklayıcı broşürle (100 Temel Eser Niçin Temel Eser Değil, Ocak 2008) bütün bu kitaplardaki dini söylemleri ayrıntılı olarak açıklamıştır.
Zorunlu eğitimin kendi içinde kademelendirilerek 4+4+4 şeklinde 12 yıla çıkarılması için çalışmalar yapıldığı basına yansımıştır. İlköğretimin bir bütün olarak değerlendirilmesi yerine 4+4 şeklinde belirlenmiş olması, ister istemez imam hatip okullarının orta bölümlerinin yeniden canlandırılması tartışmalarını gündeme getirmiştir. Her ne kadar düzenleme “mesleğe yönelme” şeklinde ifade edilse de, ilköğretim dördüncü sınıfta okuyan bir çocuğun pedagojik olarak, kendi iradesiyle meslek seçimine yönelmeyeceği ortadadır. Eğitim Sen, eğitimin 2 yıl okul öncesi 9 yıl kesintisiz ilköğretim ve 4 yıl da ortaöğretim olmak üzere toplam 15 yıla çıkarılmasını önermekte, bunun için gerekli altyapı çalışmalarına bir an önce başlanmasını savunmaktadır.
Yine önceki yıllarda Valilikler ve Milli Eğitim Müdürlükleri tarafından verilen izinlerle bir takım dernek ve çevreler tarafından birçok il ve ilçede okullar ve öğrenciler üzerinden organize edilmeye çalışılan ve neredeyse ulusal bir etkinlik düzeyine çıkarılan “Kutlu Doğum Haftası” geçtiğimiz yıl yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı genelgesiyle okullarda dini siyasete alet eden yaklaşımlar eşliğinde yaygınlaştırılmıştır. Geçtiğimiz haftalarda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilköğretim okulu öğrencilerine “umre ziyareti” yapılması ile ilgili yazısının Milli Eğitim Bakanlığı tarafından “acele ve günlü” olarak 81 ildeki bütün okullara gönderilmesi ve okullardan öğrencilerin listesinin istenmesi eğitimin dinselleştirilmesi uygulamalarının geldiği noktayı görebilmemiz açısından önemlidir.
Yıllardır ülke gündeminde olan “zorunlu din dersi” uygulaması, AİHM ve yüksek yargı kararlarına rağmen sürdürülürken Milli Eğitim Bakanlığı, her fırsatta din dersi verilen alanları artırmaya çalışmıştır. Normal çocuklara din dersinin zorunlu olduğunun tartışıldığı bir dönemde Bakanlık, otistik çocuklara da din kültürü ve ahlak bilgisi dersini zorunlu hale getirerek, eğitimin dinselleştirilmesi uygulamalarında sınır tanımadığını göstermiştir. Üstelik bu yapılırken otistik çocukların en fazla ihtiyaç duyduğu ders saati azaltılmıştır. Beden Eğitim dersi 4 saatten 3 saate indirilerek Din Kültürü dersi konulmuştur. Üstelik okullarda din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni olmadığı durumlarda bu derslerde beden eğitimi öğretmenleri görevlendirilmiştir.
Eğitimde dinselleştirme uygulamaları sadece burada belirttiklerimizle sınırlı değildir. Bu uygulamalar, eğitimin gün geçtikçe kronikleşen sorunları ile birlikte değerlendirildiğinde karşı karşıya olduğumuz sorunun büyüklüğü daha iyi anlaşılmaktadır.
Milli Eğitim Bakanlığı Fatih Projesi (Fırsatları Artırma ve Teknolojiyi Geliştirme) kapsamında yaklaşık 12 bin tablet bilgisayar dağıtılacağını, okulların bin 496 akıllı tahtayla donatılacağını açıklamıştır. Fatih Projesi kapsamında Ulaştırma Bakanlığı ve Vestel Elektronik iştiraki Vestel Dijital Üretim arasında akıllı tahtalar için 339.6 milyon liralık bir sözleşme imzalanmış ve eğitim hizmetinin giderek derinleşen sorunlarının üstü süslü söylemlerle kapatılmak istenmiştir.
Fırsat eşitliğini Fatih Projesi ile sağlayacağını söyleyen MEB’in sadece sermaye çevrelerine, büyük şirketlere böylesi projelerle borsadaki hisselerini harekete geçirecek büyük fırsatlar sunduğu açıktır. Yıllardır işaret ettiğimiz ve çözümü noktasında da çeşitli önerilerde bulunduğumuz kronik eğitim sorunlarını görmek istemeyen MEB’in öncelikli olarak Fatih Projesine eğilmesi manidardır. Sorunların altını her çizdiğimizde bütçenin kısıtlılığından bahsedenlerin milyonlarca liralık ihaleler gerçekleştirmesi ile kimlere fırsat yaratılmak istendiği açıkça görülmektedir.
Eğitimi “teknoloji odaklı” hale getirmek isteyen MEB’in Bilişim Teknolojisi dersini 4. ve 5. sınıflarda kaldırması; 6, 7 ve 8. sınıflarda da seçmeli hale getirmesi ile Fatih projesi ile ulaşılması istenen hedefler arasında ciddi bir çelişki bulunmaktadır. Eğitim sistemi içinde çeşitli proje ve modellerle büyük şirketlerin bir daha çıkmamak üzere sokulmak istenmekte, eğitim hizmetinin tamamıyla ticarileştirilmesi hedeflenmektedir.
2011-2012 eğitim öğretim yılının birinci yarıyılı itibariyle eğitimde yaşanan diğer sorunlar şunlardır;
652 Sayılı KHK ile Eğitimde Yeniden Yapılandırma Süreci Hızlandı
652 sayılı “Milli Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname” ile Milli Eğitim Bakanlığının teşkilat yapısı tamamen değiştirilmiştir. Buna göre eğitim sistemi yapısal, örgütsel, personel sistemleri açısından köklü bir biçimde dönüştürerek, “küresel rekabete” hazırlayacak bir model oluşturması planlanmaktadır. Kamu hizmetleri içinde belirleyici bir konumda bulunan (Türkiye’de kamu hizmetlerinin yüzde 48’ini eğitim hizmetleri oluşturur) eğitim hizmetlerinin söz konusu “küresel rekabete” uygun olarak yürütülmesi için bakanlığın görev tanımında önemli değişiklikler yapılmıştır.
652 sayılı KHK ile yapılan en önemli değişikliklerden birisi, “Okul Öncesi Eğitimi Genel Müdürlüğü” ile “İlköğretim Genel Müdürlüğü”nün birleştirilip, “Temel Eğitim Genel Müdürlüğü” oluşturularak, ilköğretimde zorunlu olan din derslerinin, yeni oluşturulan “temel eğitim” kavramı çerçevesinde okul öncesi eğitimde de zorunlu olarak okutmasının yolunun açılmış olmasıdır. Eğitim-öğretim açısından din öğretimi, matematik, fizik, tarih, fen, sosyal bilimler öğretimiyle benzer bir öğretim alanı iken, diğer alanların öğretimiyle ilgili genel müdürlükler birleştirilirken “Din Öğretimi Genel Müdürlüğü”nün varlığının korunmasını, Kuran kurslarına gidecek öğrencilerde yaş sınırının kaldırılması ve Arapça seçmeli ders çalışmalarını birlikte değerlendirdiğimizde 652 Sayılı KHK’nın ne kadar tehlikeli düzenlemeler içerdiği daha iyi anlaşılmaktadır.
652 sayılı KHK ile eğitim yöneticilerinin yetki ve sorumlulukları da yeniden düzenlenmiştir. Buna göre, yöneticiler bundan sonra görevlerini sadece mevzuata, plan, program ve emirlere göre değil, aynı zamanda “performans ölçütlerine” ve “hizmet kalite standartları”na uygun olarak yürütecektir. 652 sayılı KHK ile yapılan bir başka değişiklikle, okul ve kurum müdürleri, yazılı ve/veya sözlü olarak yapılacak okul veya kurum müdürlüğü sınavında başarılı olmak kaydıyla, hizmet süreleri, “performans” ve “yeterlikleri” dikkate alınarak il milli eğitim müdürünün teklifi üzerine “vali tarafından” atanması öngörülmüştür. Bakanlık, kendileri gibi düşünmeyen tek bir kişiyi bile yönetici yapmamak için sözlü sınav sistemini yeniden getirmiştir. Danıştay’ın daha önce yapılan sözlü sınavları objektif bulmayıp iptal etmesine rağmen AKP, Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki siyasal kadrolaşmasını tamamlamak için yeniden sözlü sınav getirmiş ve bir kez daha yüksek yargı kararlarını yok saymıştır.
652 sayılı KHK ile değiştirilen 3797 sayılı MEB eski teşkilat kanununda yönetim görevlerine atanma ve bu görevlerde yükselmede kariyer ve liyakatin esas alınacağı açıkça düzenlenmiştir. Yine Danıştay’ın eğitim yöneticilerinin seçiminde yaşanan siyasal kadrolaşmaları iptal ederken verdiği kararlarının temelini “kariyer” ve “liyakat” (görev için yeterlilik) ilkeleri oluşturmuştur. Hükümetin, 652 sayılı KHK’da kamu yönetimi açısından son derece önemli olan bu iki temel ilkeye yer vermemesi, bakanlığın eğitim yöneticilerini istediği biçimde seçmek istemesinin önünü açmıştır.
652 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin “İnşaat ve Emlak Grup Başkanlığı” başlığı altında düzenlenen 23. maddesinde yer verilen hükümler ile eğitimde “Kamu Özel Ortaklığı” olarak ifade edilen bir modelin uygulanmak istendiği anlaşılmaktadır. Bu noktada aşağıda yer verilen 652 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 23. maddesine göz gezdirdiğimizde bugün “eğitim kampusları” ya da “eğitim kentler” olarak ifade edilen projenin alt yapısının bu modelle oluşturulduğu görülmektedir.
MEB, “kiralık okul” projesini kamu-özel ortaklığı çerçevesinde değerlendirmekte ve üzerine okul yapılacak arazi sahiplerine “Proje bizden. Arazine okulu sen yap, bize 49 yıllığına kirala” demeye hazırlanmaktadır.
Bu uygulamanın açık anlamı şudur. Devlet eğitim-öğretim hizmetini sunacak personeli, yani öğretmenleri bu okullarda ya da kampuslarda istihdam etmeye devam ederek, hem şirketin kira gelirini hem de eğitim-öğretim hizmetinin buralarda verilmesi nedeniyle öğrenci garantisini, yani şirketin müşteri garantisini devlet güvencesine bağlamaktadır.
Millî Eğitim Bakanlığı Eğitim Kampusları Yönergesi’nin 4. maddesinde eğitim kampusu; “Millî Eğitim Bakanlığına bağlı değişik tür ve derecedeki birden fazla okul ve kurumlar ile bunlara bağlı pansiyon, yatakhane, yemekhane, laboratuvar, kütüphane, spor alanları, rehberlik ve sağlık ünitesi, konferans salonu, çok amaçlı salon ve benzeri yerleri içerisinde bulunduran alanı” ifade etmektedir. Dolayısıyla kampus oluşturma fikrinin gerçekleştirilmesinde Kamu Özel Ortaklığı modelinin oynayacağı rolü görebilmek, eğitim hizmetinin geleceği açısından hayati öneme sahiptir.
Projedeki temel amaç, göç alan Büyükşehirlerde sınıf mevcutlarının azaltılması olarak ifade edilse de asıl amaç, eğitim hizmeti içerisine büyük şirketleri çıkmamak üzere yerleştirmektir. Eğitim-öğretim hizmeti dışındaki diğer tüm hizmetlerin şirketin ticaret yapacağı alanlar olarak ayrılması, söz konusu şirketin kamu hizmeti alanına köklerini nasıl salacağını da göstermektedir. Kaldı ki sağlık hizmeti alanında görüldüğü üzere şirketle Bakanlığın yapacağı sözleşmenin “ticari sır” gerekçesiyle kamuoyundan saklanması muhtemeldir.
Milli Eğitim Bakanlığı, çocuk ve gençlerimizin daha iyi ve sağlıklı koşullarda eğitim almasını istiyorsa, bunu eğitimi ticarileştirerek, eğitim hizmetlerini yerli ve yabancı şirketlere pazarlayarak değil, eğitime yeteli bütçe, okullarımıza ihtiyacı kadar ödenek ayırarak yapabilir.
Öğretmen Açıkları Sorunu Devam Ediyor
Milli Eğitim Bakanlığı’nın Kasım 2011 verilerine göre Türkiye genelinde 661.571 ÖĞRETMEgörev yapıyor. Bunlardan 661.411’i kadrolu, 160’ı sözleşmelidir. Bakanlık verilerine göre 2011-2012 eğitim öğretim yılının ilk yarısında ek ders karşılığı çalıştırılan ücretli öğretmen sayısı 60 bin 94’tür. Bir yanda norm kadro esasına göre 126.137 öğretmen açığı varken, diğer yanda 300 bini aşkın ataması yapılmayan öğretmen bulunmaktadır.
2011’de KPSS’ye giren ve resmi olarak atama bekleyen öğretmenlerin sayısı 264.277’dir. Her yıl eğitim fakültelerinden mezun olanların sayısı 33.783, diğer üniversitelerden mezun olup pedagojik formasyon eğitimi alanların sayısı 39.359’dur. Ataması yapılmayan öğretmenlerin sayısı her yıl en az 73.142 kişi artarken, her yıl mezun sayısının yarısı kadar bile öğretmen ataması yapılmaması, ataması yapılmayan öğretmenlerin sayısını birkaç yıl içinde 500 binlere çıkaracaktır.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın bir taraftan öğretmenlerin niteliklerini ve yeterliliklerini tartışmaya açarken, diğer taraftan ihtiyaç kadar öğretmen ataması yapmaması ve okul öncesi eğitim dahil eğitimin bütün kademelerinde “ücretli öğretmen” istihdam etmesi dikkat çekicidir. Öğretmenlik mesleğinin herkesin yapabileceği sıradan bir “iş” olarak değerlendiren, öğretmenlik gibi mesleki uzmanlık gerektiren bir mesleğin “ücretli öğretmen”ler tarafından yerine getirilmesinin önünü açan Bakanlığın öğretmenlerin mesleki yeterliliklerini tartışmaya açması tek kelimeyle bu konudaki politikasızlığın ve samimiyetsizliğin en somut ifadesidir.
Sayıları her geçen yıl hızla artan ataması yapılmayan öğretmenlere, yeni kurulan üniversitelerin eğitim fakültelerinden mezun olacaklar da eklendiğinde işsiz öğretmen ordusunun önümüzdeki yıllarda daha da büyüyeceğini tahmin etmek zor değildir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın öğretmen istihdamı konusunda bugüne kadar benimsediği politika öğretmen yetiştirmeden atama sürecine kadar hiçbir planlamanın olmadığını göstermektedir.
Sonuç
Eğitim, tüm dünya çapında evrensel bir insan hakkı olarak kabul edilmektedir. Bunun altında yatan en önemli etken eğitimin; insan kişiliğinin tüm yönleriyle gelişmesinde çok önemli bir faktör ve insanların kendilerini gerçekleştirmeleri ve özgürleşmeleri ile doğrudan ilişkili bir süreç olmasıdır. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde eğitimin; cinsiyet, ırk, etnik yapı ve ulus gibi ayrımlar gözetilmeksizin her bireyin hakkı olduğu açıkça belirtilmiştir. Eğitimin temel bir insan hakkı olması devletin herhangi bir ayrım gözetmeden herkese, eşit ve nitelikli eğitimi parasız olarak sunmasını gerektirmektedir. Her tür ve düzey eğitim; sınıf, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, politik görüş, ulus, etnik köken gibi ayrımlar yapılmadan herkese sağlanmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri imzaladığı eğitim hakkıyla ilgili ve eğitimde ayrımcılığın önlenmesine ilişkin uluslararası anlaşmalar, Anayasa ve ilgili yasalardaki hükümler gereği, eğitim hakkının kullanımının önündeki engelleri aşmak üzere etkin çalışmalar yürütmek zorundadır. Eğitime ilişkin çalışmaları gerçekleştirirken, anadilinde eğitim başta olmak üzere eğitim hakkına ilişkin temel ilkeleri göz önünde bulundurmak gerekmektedir.
Her geçen gün içten içe çürüyerek bir enkaz haline getirilmiş eğitim sistemimiz 2011–2012 eğitim öğretim yılının ilk yarısında da eğitim emekçilerinin çabaları ile okullarda yürütülmeye çalışılmıştır. İlköğretimden başlayarak tam anlamıyla bir yarış içine sokulan çocuklarımız ve gençlerimiz arasındaki eğitim rekabeti, dershanelerle daha da artmış, oluşan dershane sistemi okullarda verilen eğitimin niteliğini tamamen yitirmesine, en temel işlevlerini bile yerine getiremez duruma gelmesine neden olmuştur.
Yıllardır uygulanan ekonomik politikalar, kamudaki siyasal kadrolaşma, hak gaspları, sağlıkta yaşanan katılım payı ve diğer uygulamalar, paralı eğitim uygulamaları, ataması yapılmayan işsiz öğretmenlerin durumu, ücretli öğretmenliğin yarattığı sorunlar, ekonomik krizin giderek ağırlaşan yansımaları ve diğer hak gaspları, işyerlerini içten içe kaynatan, kamu emekçilerinin önemli bir bölümünü sorunlarını tartışmaya ve sorgulamaya iten sonuçlar ortaya çıkarmıştır.
Eğitimin ve eğitim emekçilerinin yıllardır yaşadığı sorunlara kalıcı çözümler üretilmemiş, sorunlarımızın çözülmesi noktasındaki taleplerimiz görmezden gelinmiştir. Son yıllarda eğitimin bütün kademelerinde yaşanan ticarileştirme uygulamalarının sürmesine, çeşitli adlar altında angarya çalışmanın yaygınlaşmasına, baskılar, sürgünler ve anti demokratik uygulamalara karşı sessiz ve tepkisiz kalmayacağımızı göstermek için 21 Aralık Çarşamba günü gerçekleştirdiğimiz grev AKP hükümetine önemli bir uyarı olmuştur.
Eğitim sisteminin yıllar içinde birikerek artan yapısal sorunlarını, geçici, günübirlik politikalarla geçiştirmek ya da çözümsüz bırakmak, çocuk ve gençlerimizin, Türkiye’nin geleceğine vurulmuş en büyük darbe olacaktır. Eğitim sistemimiz; özellikle yoksul, emekçi ailelerin yaşadığı bölge ve yerleşim birimleri açısından daha büyük ihmallerin, derin eşitsizlik ve yoksullukların yaşandığı bir durumdadır.
Eğitim Sen olarak, çocuk ve gençlerimizin, geleceğimizin bu enkazın altında yok olmaması için acil adımlar atılması zorunluluğunu bir kez daha belirtiyoruz. Eğitimin ve eğitim emekçilerinin sorunlarına kalıcı çözümler getirilmesine yönelik taleplerimizin karşılanmaması durumunda tepkilerimiz artarak sürecektir. Önümüzdeki dönemde başta eğitim alanında yaşanan olumsuz düzenlemeler olmak üzere, eğitim ve bilim emekçilerinin yaşadığı sorunların çözümü için daha kitlesel ve sonuç alıcı eylemler hayata geçirmeye kararlıyız.
SİİRT ŞUBE YÖNETİM KURULU
Siirt Fen Lisesi, Başarıları Sildi Süpürdü!
Meslek Seçiminde Yapılan Hatalar. Meslek Nasıl...
Zübeyde Hanım Lisesi, TRT 6'nın Konuğu Olacak!
Sağırsu'dan Çanakkale ve Ankara Gezisi
Özel Celal Değer Koleji'nden Yarışma!
Öğrencilerden Siirtlilere Temizlik Çağrısı!
Engellilere Büyük Bir Özür Borçluyuz!
80. Yıl İlköğretim'den Siirt PMYO'ya Ziyaret
YorumlarToplam 2 yorum mevcut
aykut ( siirtli ) 4 ay önce yorumlandı
sendi̇ka üyesi̇ olmayan yansiz bi̇r öğretmeni̇n değerlendi̇rmesi̇2-
siyasal, dinsel bir çatı altında kurumun çalışanlarını örgütlememeli , hukuk kuralları çerçevesinde akla , bilime , mantığa, emeğe, toplumsal ve etik değerlere de önem veren kişi hak ve özgürlüklerine sıkı sıkıya bağlı olarak uygun bir şekilde t e k örgütlenme ve t e k ş e m s i̇ y e altında kurumun çalışanlarının tüm haklarini savunmaktır.
bu mantık ve çizgiden uzak olan her iki sendikamızın da yaptığı yarıyıl değerlendirmesinin
objektifliği tartışlır ve düşündürücüdür inandırıcı olmadığı gibi.
bu düşünceden yola çıkarak yarı yıl değerlendrimesini bu yazıda biraz ülkesel ölçekte biraz da yerel ölçekte ilimiz açısından ele alırsak ;
a) siirtimizde eğitim – öğretim yarı yılının pek parlak geçmediği apaçık ortada ; gerek eğitim açısından gerekse de öğretim açısından.
b) bu başarısızlığın altında yatan nedenleri ele alıp irdelemek , değerlendirmek , yorumlamak için değil bu ortamada bir makale ciltler yazılr
Aykut ( siirtli ) 4 ay önce yorumlandı
SENDİKA ÜYESİ OLMAYAN YANSIZ BİR ÖĞRETMENİN DEĞERLENDİRMESİ
Sendikanızın eğitim – öğretim 1. yarı yılı ile ilgili değerlendirmesinde temelde ve özde bir çok eksikliği dile getirip ifade etmek ile beraber, olumlu durumlara karşı bakış açısını da dile getirmesi olumlu; fakat bir o kadar da yandaşçı ve hukuki olan yada olmayan kişi ve partilerin, etnisitenin ,bölgesel milliyetçiliğinin etki ve güdümünde değil , çalışanın güdümü etksinde olmalı.
Birer sivil toplum örgütü olan sendikal kuruluşlarımız ülkemizde maalesef, düşünce bazında örgütlenmelere yönelmiş, siyasi parti ve ve ideolojilerinin yakını ve koruyucusu edası ile uğraşı içersinde olmaktan asli görevi olan üyelerinin bireysel ve genel haklarını koruma yükülülüklerini ihmal ettikleri apaçık ortada…
Elbette ki toplumun bir ferdi olan insan bir düşünceye , bir fikre ve ideolojiye sahiptir. Fakat hak – özgürlük ve sivil toplum örgütlenmesinin SAVUNUCUSU olan SENDİKALAR ın asıl görevleri ; kişisel , ideolojik , siyasal,