3 Ekim 2010. Bizim için tarihte kara bir sayfa. Sonbaharın daha başındayken, annemiz ilk düşen yapraklarla birlikte ayrılıverdi aramızdan. Ne ölüm lafını yakıştırabiliyorum ona ne de sessiz dünyayı. Annemi kaybedince şunu bir kez daha pekiştirdim usumda, her yaş ölüm için erkendir.
 
Hiç beklemiyorken, bir anda kaybedince insan, sonrası, kabullenmesi, acısı hepten derin oluyor. Ve hangi yaşta olursa olsun çocuklar öksüz kalıyor. Bizler anne-baba olsak da, kendi annemiz gittiğinde boşlukta hissediyoruz kendimizi ve öksüzüz sonuçta.
 
Çok genç ölümler var dünyada, çok acı ölümler var. Onu da tattık aslında. Kız kardeşimizi, daha kırkına bile gelmeden kaybetmiştik. Annem o acıyı, evlat acısının dayanılmazlığını yaşarken kendi ömrünü yiyip bitiriyordu belki de. 77 yaşındaydı anneciğim ama biyolojik yaşı çok daha aşağılardaydı. Ölümcül bir hastalığı olmayan bir insan eğer bir kazaya kurban gitmemişse hemen ölüvereceğini düşünmek pek olası değildir. Eğer bu olasılık gerçekleşmişse işte sizi o zaman derinden yaralar, derinden sarsar, kökten hırpalar.
 
Yoğun bakım ünitesinin önünde günlerce beklemek, son nefesine kadar ‘acaba geri döner mi?’ umudunu azıcık bile olsun taşımak, o kapının arkasında yatan anneye bağlılığı öylesine artırıyor, acıyı öylesine büyütüyor ki, sonu hüsrandan başka bir şey olmuyor.
 
Cenazesine toplanan ahali, annemin ne kadar olağanüstü bir kişiliğe sahip olduğunu gösterdi bize. Hayatta herkese karşı görevini çok iyi bilen ve yapan bir melekti o. İnançları doğrultusunda çocuk yaşından beri hiç bir ibadetini aksatmadı. Topluma yetiştirdiği çocuklarıyla her iki cihanda göğsü hep kabarık olacak. Ve inanıyorum ki yeri, her iki cihanda da hep yükseklerdedir.
 
*****
 
Annemin ölümü kader miydi yoksa bir hata mı?
 
Bu öykü yaklaşık dört yıl önce başlamıştı.
“Kafamda bir gürültü var, sanki bir motor çalışıyor” diyen anneme Adana Başkent Hastanesinde o zaman konan teşhis şuydu: Beyindeki kılcal damarlar tıkalı ve bunun hiç bir çaresi yok. Ömür boyu bunu çekeceksin.
Üstelik rahatlatıcı anlamında bir de tedavi verilmiş ve annem o ilaçları hep kullandı. Hiç faydası olmuyor dese de faydası olacağına inandığı için kullanıyordu.
 
Bir gün Tarsus’ta, annemin yanında idim. “Gene kafam gürlüyor, ölmek istiyorum, dayanamıyorum bu gürültüye” demişti. Bu sözler karşısında çok üzülmüştüm. Bir kez daha araştıralım dedim ve Ankara’da soruşturmaya başladım konuyu. Yeni bir çare ya da tedavi edici bir şey ya da bir çözüm var mı diye. Bir beyin cerrahına ihtiyacımız vardı. Üniversite hastanelerini tercih ederdim ama rahat olması açısından özel bir hastaneyi düşündüm. Yapmak istediğimiz ilk ve tek şey konuyu bir kez daha farklı bir uzmanla görüşmekti. Daha doğrusu o ana kadar bizim düşüncemiz bu yönde idi. Ama yeni bir doktorla karşılaşmamızdan sonra her şey çok farklı oldu.
 
Ankara MEDİCANA Hastanesinden rastgele bir randevu almıştım, hatta doktoru da hiç araştırmadan. Çünkü doktora sadece muayene olacaktık ve yeni bir görüş belirtir mi diye umut taşıyorduk. Teşhis belli ya; beyinde kılcal damarlar tıkalı.
 
Medicana Hastanesinde Beyin Cerrahisi ile KBB Bölümlerindeki muayeneler sonrası istenen filmler çekildi, ortaya yeni bir teşhis çıktı. ‘Beyin temiz, kılcal damar tıkanıklığı diye bir şey yok, iç kulağın bitip beyine açılan bölgede sinir-damar sürtüşmesi var’ dendi. Çözüm ise çok basit bir operasyon.
 
Yeni durum karşısında hem şok olmuştuk hem de umutlanmıştık annemiz bu sıkıntıdan kurtulacak diye. Daha sonra süreç bizi önüne geçemediğimiz biçimde ameliyata taşımıştı. Bir çözüm olduğunu duyan annem kendi kafasında hemen ameliyat kararı almıştı. Bu arada doktoru araştırma gereğini ancak duymuştuk ve adres doğru denmişti bize. Her şeye rağmen içimde bir şeyler rahatsız ediyordu beni.
 
Ve ameliyat günü gelip çattı. Ameliyat öncesi dört-beş doktorun konsültasyonundan geçen annem için hiç bir doktor bir risk görmedi, hepsi de kendi alanında ameliyatı uygun gördü. Ve en son Beyin Cerrahımız “ameliyat için önemli bir risk yok, yüksek tansiyon (annemde yüksek tansiyon vardı) risk değil, yaş ise binde bir risktir, karar sizin” dediğinde orada karar verilmişti ve ertesi gün ameliyata girdi hastamız.
 
Ameliyat sonrası aldığımız bilgi şuydu; ameliyat başarılı geçmişti ve sonucun faydalı olacağı beklentisi vardı. Ancak ameliyattan üç saat sonra beklenmedik bir beyin kanaması oluyor, hemen ikinci ameliyata alıyorlar ve devam eden günlerde acı bir bekleyişle 11 gün yoğun bakım kapısından ayrılamıyoruz. Sonunda da annemizin cansız bedenini alıp gidiyoruz.
 
Şimdi sorguladığımız asıl nokta şudur; doktora çok güvenmiş, çok inanmıştık, böyle kötü bir son yaşamamıza rağmen doktor hatası demek istemedik ama bu ameliyatta neden hiç risk görülmemişti? Kanamanın sebebi yüksek tansiyon ise (ki geçerli bir neden gösterilemedi) neden bu konu dikkate alınmadı?
 
Bu olayı baştan sona anlatırken annemiz için böyle bir sonun kader olabileceğini de geri planda tutmadık.
 
Burada dikkate alınması gerekli bir başka boyut daha var. Özel hastanelerin hepsinde uygulama aynı mı bilmiyorum ama herhangi bir ameliyat için paket fiyat alıp yatıyorsunuz. Ameliyat sonrası başka komplikasyonlar olmuşsa ya da yoğun bakım süreci uzamışsa hemen yeni fiyat listesi çıkıyor karşınıza. En azından ben bu hastanede bunu gördüm. “Ameliyat için paket fiyatınız şu, şu kadar gün yoğun bakım var” dediklerinde “yoğun bakım yönetmeliğini biliyorum, o konuyu geçin” dedim. Bu defa da ekstra şu var, bu var diyerek bana ödeme listesini kabartmaya çalıştılar. Oysa bu konudaki yönetmelik Ekim 2008’de çıkmış ve şöyle der: SGK’nın anlaşma imzaladığı kurumlarda, acil ve yoğun bakım tedavilerinde ekstra bir ücret talep edilemez. Çok doğru ve yerinde bir uygulama getirilmiş. Yoğun bakımdan çıkamayan bir hasta diyelim ki bir-iki ay yattı. Nihayetinde üç ay yatıp iyileşen hastalar var. Günlüğü en az bin liradan, toplam faturayı düşünün mesela.
 
Cenazemizi alacağımız gün Pazar günüydü. Medicana Hastanesinin hafta sonu tatilinde olan işgüzar finans yöneticisi ile telefonda epeyce tartıştıktan sonra ilk aldığımız paket fiyatı ödeyerek cenazemizi aldık ve ayrıldık oradan. Eliyle, ayağıyla gelen, ölümcül bir hastalığı olmayan, bir derdine deva arayan annemizi verdik, geri alamadık. Üstelik de ölüsünü almak için bir kucak para ödedik. Bu hangi ahlaka sığar? Bu ne kadar etiktir? Ölen bir hasta için değil para istemek, hastanelerin izleyeceği bir başka yol haritası olmalı. Hastane yönetimi olarak bir kez olsun üzüntünüzü belirtseydiniz, bizi arayıp başsağlığı dileseydiniz... o bile olmadı.
 
Ankara’dan Tarsus’a kadar, gecenin soğuk karanlığında, 500 km yolu, cenaze aracının arkasından gitmek ruhumuza işlenen bir başka ızdırap oldu.
 
Bu olayda iki farklı teşhis, dört yıl (şu anki düşüncelere göre) yanlış tedavi, bir ameliyat ve ölümle biten bir süreç. Sorgulasak da sorgulamasak da annemiz yok artık. Hiç düşünmediğimiz bir anda, hiç düşünmediğimiz biçimde kaybettik onu. Ameliyata giden süreci başlatmış olmak benim yükümü daha da ağır kılıyor. Evde annemin cenazesini bekleyen babamla karşılaştığımız zaman sormuştu; ‘hani anneniz?’ diye. Verecek cevap yoktu ki. Babamdan özür dilemek istedim ama onu bile yapamadım.
 
Not:
1.     Özelimden acı bir yaşanmışlığı paylaşıp üzdüğüm için okuyucunun affına sığınıyorum.
2.     Bu olayı bir şikayet amacıyla anlatmadım. Şikayet kabul edecek merciler olursa takdir kendilerinindir.
 
16.10.2010
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner359

banner362